2009-07-31

kaş


Geçen hafta Kaş'a gitmiştim, doyamadım, bir daha gittim. Deniz suyunda dört gün art arda yüzmeyeli dört yıl olmuş. Yazılası birşeyler çıktı.


Şu ana kadar hep yurt dışı nereyi gezdiysem yazdım, yurt içine çok değinmedim. Belki Türkiye içinde gezdiğim yerlerin çok azından memnun olmamdan böyle oldu. Belki de Türkiye profilinden pek farklı gördüm ki uzak bir diyarmış gibi yazıyorum. Halkın üçte biri dövmeli (yalandan tatil dövmesi diil), parmağında yüzüksüz çift sayısı Türkiye ortalamasıyla alakasız. Yazlık bir yer olmasına rağmen bir haftadır Demet Akalın, Serdar Ortaç ya da muadili dinlemedim. Rus turist yok, Ortabatı Avrupalı turistin kıroluk katsayısı daha düşük, ama yok demedim ;). Türkiye'nin diğer illerindekinden farklı olarak "Karadeniz Ekmek Fırını"nın kasiyeri başörtülü bayan, çember sakallı bay ya da at hırsızı genç erkek değil hafif gotik bir kızcağız.


Otobüsle gidilen Kaş, uçakla gidilen Hong Kong'dan -süre olarak- daha uzun bir yol demek, en azından İstanbullu için bu böyle. Bu nedenle de dış dünyanın kirliliklerinden -şimdilik- uzak kalmış. Çukurbağ'ın kuzeyindeki koyu geçen gelişimde pek hoş bulmuştum, şimdi marinalık olmuş. En yakın havaalanına 2,5 saatlik mesafesi kısalsın diye Demre'ye (caanım seraların narenciye bahçelerinin üzerine?) havaalanı yapılacakmış. Buraya gelenin dillendirmesi nedeniyle merak eden ama gelemeyeni çok. Tabi onlar da gelsin görsün ama herşey dahil Türkçe poplu muamele beklemesin.


Kaş, kısıtlı bir kitleye hitap ediyor. Öncelikle, plaj yok. Plaj olarak adı geçen yerlerden birisi, sonradan çakıl dökülmüş, üstünde bu satırları yazdığım (Meis manzaralı!!) verandanın 1,5 katı genişliğinde ve çabuk derinleşen bir yer. Yüzme bilmiyorsanız, ve deniz istiyorsanız unutun burayı. Su sıcaklığı konusunda hassasiyeti olanlar için de iyi bir yer değil Kaş. Kıyı boyunca hemen her yerden denize tatlı (ve buz gibi soğuk) su karışıyor.




Kayalık deniz, 10 metreden derin yerlerin kolayca görülebilmesini sağlıyor. Yapılabilecek en güzel deniz aktivitesi, tabi ki scuba. Deniz berrak, balık çok. Scuba için lisans ya da lisans için kursa başlamak şart. Kendi çapında tehlikeleri olduğu için kayıt ve kontrolü bol bir alan. Kursa vakti olmayanlar için keşif dalışı gibi birşey var, arkasından tutulan bisiklete bindirilen küçük çocuk hesabı gezdiriyorlar, kısa bir eğitim sonrası, ama bu kontrollü ortam da işin ciddiyetini değiştirmiyor. İşin içine tüpü katmazsanız işler daha kolay, köşe başındaki gazete bayiinden alınan şnorkel ve paletle (plaj havlusundan daha kolay bulunabiliyor) tanesi bir porsiyon büyüklükte balıkların arasında yüzmek mümkün.


Dört yıl önceki İki günlük gidişimde, iki haftalık daraldığım bir yerdi Kaş, tek başıma gitmiş olmam, o dönemki çeşitli problemlerim vs nedeniyle. Bu seferki pek bir hareketli oldu, Serdar sağolsun.


İkinci gidiş

Ankara'dan Kalkan'a arabayla gitmek, Afyon ve Salda Gölü'ndeki büyük, Sivrihisar ve Gömbe'deki küçük molalarla 11 saat sürdü. Elmalı'dan sonra yol hareketleniyor, çam ormanları sedire dönüyor-ki doğal ortamında lübnan sediri görmek için en iyi yer Lübnan değil buraları. Sonrasında orman sırasıyla çama, makiye, çama ve tekrar sedire çeviriyor. Bu sırada yol kıvrım kıvrım gidiyor, beklenmeyen şeyler görünebiliyor arada sırada. Bir yerde, heyelan nedeniyle yolun yarısı kırılıp düşmüştü, tek şeride inmişti. Başka bir yerde köy içinde dönen yol bir kahvehanenin içinden geçiyordu, çay ocağı bir tarafta sandalyeler bir tarafta. Yorucu. Yolu bilmiyorsanız Gömbe'den sonrasını gece gitmeyin.


Kalkan, Türk turiste hitap etmeyen bir yer. Türkçe tabela pek yok. Orta yaşlı yeni emekli İngiliz (ve çocuğu torunu), hedef kitleyi oluşturuyor. Fiyat olarak biraz pahalı. "Yabancılar için x yazdık ama size y olur" bir Kalkan klişesi. Kimse levrek satmıyor, herkes sea bass satıyor, yanında bream ve salmon var. Anlayacağınız herşey çiftlik.


Dönüş için Kaş-Demre-Finike-Elmalı yolunu kullandım. Atlas'ın bir sayısında pek güzel resmedilen Çığlıkara'yı görecektim kendimce, ama yolda bir iz işaret göremedim. Neyse.. başka bir sefere.

2009-05-24

misafir umduğunu değil bulduğunu yer


Gitmeden önce yaptığım ikinci hata (ilki Rusça idi) yemek konusunda beklentiye girmekti. "Memlekete gidiyoz süper çibörek vardır, kalakay vardır" diye bir cümleyi kurmayın, düşünmeyin bile.

Özeti geçiyorum. Çibörek var. Etini sorpasını beğenmeyebilirsiniz.

Herşeyden önce hizmet sektörü -istisnaları saymazsak- pek bir kötü. Yüzü değil de g.tü dönükken menüyü bırakan, siparişi eksik ya da fazla alan, siparişi masanın ortasına bırakıp kaçan garson gördüm. Sipariş, öngördüğünüzden daha geç alınıp daha geç getirilebiliyor. Garson, büyük olasılıkla Gorbaçov'un Komünist Parti Genel Sekreteri olduğu günlerde bebek bezi giyiyordu ama yine de kapitalist ekonomi konusunda eğitilmesi gerekiyor.

80 ila 150 yıl önce(*) bağlantıyı kopardığınız, son altmışbeş yılının ellisinden fazlasını Asya'nın alakasız yerlerinde geçirip dönmüş bir toplumun yemeklerinin sizinle aynı olmasını beklememeli.



Lagman (zh: 拉麵), Özbekistan'dan öğrenilmiş bir noodle çorbası. Havuçlu ve patatesli, kuşbaşı etli. Akmescit'de dışarıda nizami bir şekilde yapılmışını bulması zor, ama herhangi bir yemek yenen yerde var bir şekil. Lagman varsa Özbek pilavı da var. Havuçlu, baharatlı, tane tane pirinçli (çünkü dehşet yağlı) ve kuşbaşı etli. "Mantı" dediğinizde Kayseri mantısı gelmiyor tabi ki :) Orta Asya mantısı ebadında, katlaması daha düzensiz (ve tabi içi çok yağlı) bir mantı bekleyin. Bildiğimiz büyüklükte birşey için "tataraş" istemek gerekiyor, ancak sulu tataraş yiyebildim. Türkiye'den farklı olarak duru bir çorba şeklinde geliyor. Duru çorba şeklinde gelmesi bizim Türkiye'ye gitmemizden ya da oradakilerin sürgüne gitmesinden kaynaklanıyor olabilir. Bilemeyiz.



Akmescit'in güneyi, ormanlık bölge dışında Manisa-İzmir bölgesiyle karşılaştırılabilir şekilde bağlık. İçip tattığımız -ve bu satırları yazarken de içtiğim kadarıyla- çok lezzetli şarap ve brandy üreten bağlara sahip. Teorik kurmadım bu cümleyi, tekrarlıyorum. Çok güzel tatlı kırmızı şarap var; Türkiye'de neden tatlı kırmızı yapmıyorlar çözemiyorum zaten.
Wikitravel'da "Kırım'da sarma var" şeklinde bir cümle var. Şarap yapan asmaların da bir sürü yaprağı var evet. Teorik olarak çok güzel sarma da olabilir. Fekat gerçek şu ki, lokanta sarması kart üzüm yaprağına  ve üstü mayonezli gelebiliyor. Hawaiian dürüm (ananaslı döner) görmüş biri olarak bunu korkunç bulmuyorum. Wikitravel'daki cümleyi de dünya görmemiş bir Anglosakson yazmıştır. olur böyle şeyler. Hizmet sektörü bilinci gelişince eldeki imkanları daha randımanlı kullanabilirler.

Bunun dışında, umduğum dışında neler buldum sıralayayım:
  • Bira ve votka çok ucuz. 1.5 litre Nemiroff votka 6 TL gibi bir fiyata satılıyor. Süt daha pahalı olabilir. Nüfusun öğleden önce ortalıkta olmayan, saat 16 gibi çıkan kesimi bu imkanı değerlendiriyor. Gençlik sürekli içiyor, saat 16'dan sonra elinde içki şişesi olmayan genç yok. Ne gördüysem söylüyorum, abartı yok, Evliya Çelebi işi sallamıyorum. Bu durum sokak demografisini de değiştiriyor. Öğleden önce sokakta daha çok Tatar var, içen tayfa ayılamadığı için olabilir.
  • Markette (Сильпо) mükellef bir balık reyonu var, on çeşit balık vardı herhal. Ufak bir ayrıntı, balıkların hepsi füme. Kardeşim hamsiden denedi (..ki Trabzon hamsisi Azak'da doğar) ve başarılı buldu. Hemen ilmihalimizi açıyoruz bakıyoruz, sudan ölü çıkmadıysa balık sakıncalı bir ürün değilmiş. Yemeye uygun et ürünü bulması zor bir ülkede nimet bunlar.
  • "Çay" istediğinizde gelen çay, yarı mayalanmış bir yeşil çay. Bir Tatar lokantasında/cafesinde "bir çay" istediğinizde önünüze bir demlik dolusu çay, kişi adedi kadar çay tasıyla (kupa demedim) ve konya şekerinin küçüğü ebadında şekerlerle geliyor. Siyah çay istiyorsanız özellikle belirtmeniz gerekiyor. Porselen demlikte yeşil çay lezzetli ve çok ucuz birşey.
  • Kvas, lezzetli ve besleyici bir içecek. Açıkta satılan kvas, iki grivnaya alınabiliyor. (20 kuruş) Türkiye'de o fiyata su içilemiyor. Musluktan içen suyu içmemek gerekiyor btw, şişeli su sıhhi ama bizim standartlarımıza göre lezzetsiz. Susadıysanız kvas iyidir.


Kısacası... Çok beklentiye girmeyin. Umduğunuzu değil bulduğunuzu yiyin. Oradakinin mi Türkiye'dekinin mi daha iyi Tatar yemeği yaptığı konusunda tartışmaya girmeyin. Anın tadını çıkarın. Turistik ağırlama konusunda Tatar servis kalitesi katsayısı daha iyiydi (ikisini de denedik), umarız daha da iyi olur gelecekte.

Kimlik


Kırım, yüzölçüm ve nüfus olarak orantısız bir şekilde Ukrayna'daki Lenin anıtlarının üçte birini barındırıyor. Rus ve Ukrayn nüfusun dünya görüşünde bunun önemli bir payı var; kendilerini (Sovyet) Rusya'ya daha bir ait hissediyorlar.

Gittiğimiz şehirlerde, 2. Dünya savaşı anısına da anıtlar vardı. "Rus" anıtların dibinde yapma çiçeklerden kontrast yapan renklerde çelenkler var.

Yol tabelalarında kuzey istikameti belirten tabelalarda Kiev yazarken birkaç diğer krokide kuzeye giden yol istikametinde Moskova yazıyor. Kırım Özerk Cumhuriyeti bayrağı ile Rusya bayrağının renklerinin aynı olması bir tesadüf değil.

Kısacası, Rus ya da Ukrayn ve "turuncu" insan sayısı az. 

Tatar nüfus, hala anavatanlarında bir azınlık, ama durumları günden güne iyileşiyor. 1990'ların başında ortalık yerde konuşulmazken şimdi Kırımtatarca radyo ve televizyon var. Üç vakte Latin alfabesine geçiş de tamamlanacak. Kasabaların dışında boz renkli briketten, yaklaşık 4x4 metre büyüklüğünde -evet daha büyük değiller- sıvasız kulübelerden mahalleler hala var, (sanırsam) az da olsa bu kulübelerde hala yaşayanlar da var; göçüp gelen insanların ne şartlara geldiği az çok anlaşılabiliyor. Türkiye'de öyle gecekondu yok, bizim gecekondular bile daha büyük ve yapılılar. 
Sosyalist sistemin tek faydası, sanat konusunda eğitimli çok kişi çıkarmış olması. Sadece Eskişehir'de Kırım'dakinden fazla Tatar vardır herhal, ama topluluk önünde çalabilen iki kişi çıkar ya da çıkmaz. Gördüğüm bildiğim kadarıyla radyoya televizyona çıkacak kıratta bir düzineden fazla böyle ses sanatçısı var, çalgı takımlarını falan saymıyorum. Bunların 5-6 tanesi Türkiye'de de beğenilecek kişiler; Dilaver Osmanov Polatlı'da bir buçuk Serdar Ortaç gücünde olabilir. Türkiye'deki çingene olmayan toplum için çalgı çengi kaka meslek, ama sürgüne, yasağa, kültür emperyalizmine rağmen kültürü korumak için gerekliler.

17-23 Mayıs, Kırım

 18 Mayıs 2009, Sürgün'ün 65. yıldönümüydü. Bu vesileyle Kırım'a giden arkadaşlarım, bana ve kardeşime gitmek isteyip istemediğimizi sordu, biz de biraz turist biraz Tatar yanımızla evet dedik. Akmescit (Simferopol), Eski Kırım (Staryi Krım), Sudak ve Kefe (Feodosiya)'yi görme fırsatımız oldu. 
Anma mitingi ve kongreyi yazma işini, olan bitenleri daha iyi anlayanlara bırakıp bir turist olarak neler gördüğümü özetleyeceğim.

Gitmeden önce, bir büyük hata yaptım, dersime çok çalışmadım. Hong Kong'a gitmeden önce hazırladığım Kantonca kartının aynısını Rusça hazırlamam gerekiyormuş, ama yapmadım. Kırım, İngilizce'nin havaalanında bile çalışmadığı bir yer. Kırımtatarca şansınız biraz daha fazla, doğru kişileri denerseniz; bu kişileri bulduktan sonra (doğru kelimelerle) Türkiye Türkçesi de çalışabiliyor. Dil probleminden dolayı, biraz da etkinlik nedeniyle gezme işi randımansız oldu.

2009-05-04

dubayy


Evet böyle yazıyor, harfleri okursanız.(دبيّ) Söylerken de -bizim dediğimiz gibi- Duba-i demiyorlar. İstanbul'dan, Dubai'den, Bangkok'dan ve Hong Kong'dan kalkışlardaki Dayyaran-al İmarat (طائرة الامارات) güvenlik filmlerinden ezberledim artık.


Dubai, geceleyin iz iz ışıklı yollar, yolların çevresinde ayakları parlak kare kare entegrelerden bir anakart gibi. Deniz suyunu arıtıp bahçe sulamalarının maliyetine empati kuramayan ama açık bırakılan lambaya demediğini bırakmayan halkım için uçaktan üstünde tek tük araç görünen uzun yolların ışıl ışıl olduğunu söyleyeyim.


Uzun ışıklı yollar dışında yürüyerek Dubai bir ütopya. Nereden biliyorum, denedim de ondan. Otobüsten inip Dubai Mall'a (ki kendisi upuzun Burj Dubai inşaatının yanındaki kocaman ötesi bir mall) yürüyerek gitme denemem oldu. Dubai Creek'e kadar yürüdüm, birşeyler görme ümidiyle, ancak pek karşılayamadım beklentilerimi. Eski şehir baya bir içerideymiş, oraya kadar yürümek için baya bir engeli aşmak gerekiyor. Öncelikle dev yollar var. Dubai'de tek şerit yol az. Bu yollar az yerde yayaya geçit veriyor. Yolların kenarındaki yerler, yayayı farklı yerlerden yürümeye mecbur edebiliyor. Yol nereden geçerse artık. Çok yerde petunyalar var, hoş kokulu, kuma dikilmiş. Çim ile bu petunyalar süslenmiş, büyük olasılıkla normal toprağa ekilip halı yapılmış çim bunlar. Çevrede bakım yapan işçiler dışında, şu iş gününde kaldırımdan yürüyen 1-2 kişi görebildim sadece. Akıllı işi değilmiş. İrem de arayınca taksiye binmek şart oldu. Taksiler, otobüs durağı dışında asla durmuyor. Otobüs durağı da çok bulunur birşey değil.


Kendi arabasıyla Abu Dabi'den gelen İrem'in anlattığına ve benim yaya olarak gördüklerime göre Dubai'de araba kullanmak da çok basit değil. Yol hızlı akıyor, herhangi bir an şerit değiştirmek için çok geç olabiliyor. Korna sesi bol bol duyuluyor.


"Ya okur, Dubayy'da üç dürlü insan vardır" diyeyim ilmihal dilinde. Birincisi, üstün ırk Emirlik kökenli olanlar. Genelde beyaz giyimli. Gümrükte ya da anormal durumlar dışında muhatap olmazsınız. İkinci tür turistlerdir, bunlar geçer gider. Üçüncüsü ise dışarıdan gelip burada çalışan insanlardır ki bunlar çeşit çeşittir. Geneli müslüman dünyadandır. Geldikleri yere, yeteneklerine ve çaresizlik katsayılarına bağlı olarak parya da olurlar, orta halli özel sektör çalışanı da. Bu arada, ticaret sektöründe de mal sahibi Emirati olsa da satıcı dışarıdan gelme adam olabiliyor.


-edit-

Dubai Mall büyük bir yer. Küçük parmakları su toplamış ayaklarıma daha bir büyük geldi. Herşey lüks değil, Dockers mağazası da var mesela. Kuyumcular çarşısında ufak bir kaybolma krizi yaşadık. Mall'dan havaalanına Pakistanlı şoförü olan Lexus bir taksiyle gittim. Her cümleye "this holy..." diye başlayanından. Yol uzun olduğu için bu şekilde çok cümle kurabildi, istatistiksel veri oluşturabilecek kadar çok.

-edit-


Bir kriz olarak uzdolabı magneti




Hong Kong'da güzel magnet bulmak için zorlanmıştım, zira adamların bir şekil benimsedikleri, dünyaya beğendirdikleri bir "şey"leri yok Causeway Bay-Admiralty muhitlerinin görüntüsü dışında. Ama neyse oldu, bulundu. Mong Kok ebadına yakın olan Dubai Duty Free'sinde bir yerde buzdolabı magneti var. Orada da yalandan birşeyler var, efemine deve figürleri falan, başka birşey diyemedim. E, düşününce doğal bunlar. Yok adamların bi numarası. Dışarıdan birilerini tutup izole binalar yaptırmışlar. Yan yana koyunca hakkat korkunç duruyor o binalar. Balık istifi Hong Kong'un bir uyumu vardı ya. Neyse almıyorum buzdolabı magneti. Buzdolabı magneti konusunda Dubai benim için artık bitmiştir. Bir daha da aramam.

İşin bizim toplum için zor olan kısmı, aramızda burayı bir örnek bir model sanan zavallıların bulunması. Gitsinler yerleşsinler Dubai'ye. Bizden uzak olsunlar.

Yandaki resim: Dubai Terminal 3 Duty free'si. Norman Foster tasarımı Terminal 3, bu eksende 1 km kadar uzanıyor. Diğer terminallerle beraber 2-2.5 km kadar sürüyor. Bina büyük, büyük olduğunu su toplamış ayaklarım çok iyi hissetti. Hong Kong'un havaalanı da oldukça iri, ancak insana zulmetmiyor.

2009-05-03

Hong Kong sineması

Hong Kong sineması var yaşıtlarımız ve bizden az yaşlı olanlarda çok yer etmiş, ama Hong Kong'da avenue of stars -ki o da çok çakma- dışında bir şey yok görünürde. Hani Golden Harvest dükkanı kapatmış, sinemacılığa girmiş tamam, ama günde üç seans Bruce Lee-Jackie Chan oynatsa tav olacak çok çıkar. O bildiğimiz (karatelisinden) Hong Kong sinemasından pek bir eser yok, her ne kadar yerli (Kantonca) yapımlar sinemalarda oynasa da. Evet, Hong Kong o filmlerden gördüğümüz üzere belalı bir yer olmaktan uzak, ama geri kalan sinema sanatını etkilemiş bir janr. Cüneyt Arkın'ın ninjalı filmi varsa bunu Burus abiye borçluyuz. Avenue of stars'da sadece iki dükkanda var Bruce Lee. Başka bir yercikte yok. Oralarda da iki poster üç anahtarlık.. .o kadar. Jackie Chan'ın hali ise daha içler acısı. 


Edit: Müze gezisinden, etrafta dolaşmaktan edindiğim izlenim der ki, büyük olasılıkla Çin Halk Cumhuriyeti, koloni döneminde oluşmuş kültürü bir kenara koyup, Hong Kong halkını anakara Çin kültürü kazanına karıştırıp eritmek istiyor. Bilemeyiz tabi. Uzak Doğu uzmanı biri çıksa da anlatsa.

Çin tıbbı

İlaçlar ve Reklamları

Hong kong'da da off-the-shelf ilaç sistemi var. Bakkallar ilaç satabiliyor. Parasetamol, strepsils, kafurulu yağlı ilaçlar gani. Hatta, metroda zayıflama ilacı reklamı bile vardı, baya kimyasal formüllü falan. Marka adları problemli olabilir ama. Ben-Gay türü bir kremin üstünde "Golden Pain" diye bir marka vardı. Türkiye'de olsa hayatta satmaz.




Alternatif ilaçlar

Hong Kong'da tıp doktoru ve hastane tabelasından fazla kurutulmuş hede satan aktar tabelası vardı. Hede derken herşey giriyor, özellikle erkek cinsel organını çağrıştıran şeylelr bol miktarda satılıyor. Bu dükkanlardaki bazı şeyler biraz kötü kokuyor. Kırlangıç yuvası, kurutulmuş balık ve diğer deniz mahsulleri, sürüngenler bol bol var. Bu dükkanlar turistik amaçlı mı tam çözemedim, ama bana hitap etmedikleri pek belliydi. Hatta bir tanesinde fotoğraf çekerken eleman eliyle nazikçe çektirip gitmemi de işaret etti.

3 Mayıs: Hong Kong'da bol bol yürüyüş

Gece uyumakta biraz zorlandım. Jet lag kendini ufaktan belli ediyor. Arada amcam aradı, birşeyler mırıldanıp telefonu yüzüne kapattım sanırım. Sabah saat 6 gibi uyandım. Otelli kahvaltılı aldıysam kahvaltısını kullanırım dedim, gittim yedim, ama çok randımanlı olmadı. Avrupai kahvaltı demek kahvaltıda bol bol domuz demek, Hong Kong'da.



Victoria Peak ve Hong Kong yolları

Sabahtan -yine şanslıydım- hava bozmamıştı. Admiralty istasyonunda inip Victoria Peak'li yürüyüş yoluna başladım. Haritadan bakınca çok küçük bir alanda yürünüyor, Hong Kong, hem gerçek hem de mecazi anlamda bir orman. Metro istasyonları binalarla entegre, öyle ki bizde ya da başka yerlerde açıklık alanda ayrıca bina/kulübe olarak görünen istasyon girişleri burada yok. Bina düşünün, bi tarafta dükkan var, diğer taraf iki basamak eşikten sonra metro girişi. Hızlı yürüyünce kaçabiliyor. Metro girişinden girdiniz, çıkışından çıktınız diyelim, bir blok ötedeki yan caddeye geçmek kolay olmayabiliyor. Yol boyu ve yol aralarında parmaklıklar var, çok yerde geri dönüp başka bir nokta aramak gerekiyor. Yol diye gördüğünüz yerlerin bazıları "Private Road", gelme geçme bir arkadaşa bakıp çıkma yok. Neyse, Admiralty'den parka ulaşmak için metro çıkışının olduğu binanın içine girip köprüden karşı binaya geçmek, karşı binanın içindeki yürüyen merdivenden iki kat çıkıp soldaki kapıdan dışarı çıkmak gerekiyor. Yaa... Mekan dağlık olduğu için kot farkı da bol bol var, adamlar bunu n katlı binaları balık istifi dizip örtmüşler.




Parkın içinden geçince Victoria Peak'e giden tramvaya ulaşılıyor. Park derken... İklim müsait olunca evde salon bitkisi yapıp el bebek gül bebek bakılan türlerin bazıları burada kendinden bitiyor. Parkta çok çeşit bitki var, meraklısı ağaçların boynundaki ya da otların yanındaki Latince ve İngilizce adları olan plakalardan ihtiyacını giderebiliyor. Bir de büyük kuş kafesi (Cage diil, Aviary) var ama kapalıydı, bakamadım.




Peak tram ile 45 derece rampalı bir yolculuk yapıp -hemen hemen- en tepedeki ...mall'a... ulaşabiliyorsunuz. Dik kadraja sığmayan binalar birden tamamen görünür oluyor. Ama Tsim Sha Tsui'den gece görünüşleri daha bir güzel. Teknosa vitrini gibi oluyorlar, hepsinin üstünde bir elektronik markası.


Çarşı pazar

Otelden çıkmadan önce bir de hızlıdan Mong Kok(旺角) dolaşayım dedim. Günün pazar ve saatin erken olmasından mütevellit, çok açık dükkan yoktu. Yerel halka da hitap eden yerler açıktı, oralardan gezme şansım oldu biraz biraz. Domuz satan yerler -kokusuna alışkın olmadığımdan olabilir- kötü kokuyor. Kurutulmuş balık kadar değil, neyse ki. Pişmiş et satılıyor. Ne eti olduğunu tam çıkaramadım, dışı hafif yanık, içi de başka bir nedenle kahverengiydi. Ördek ve tavuk, -karışmasın diye olabilir- kafasıyla gagasıyla, bir sosa batırılmış ve dışı hafif susamlı satılıyor. Tropik meyve çeşit çeşit. Üç dört çeşit muz gördüm, papaya falan da var ama gerisini bilemeyiz. Nasıl yenir bilemediğimden almadım.


Mong Kok gezisini akşam tamamladım. Mong Kok ve Türkiye'deki karşılığı pazar ortamı için konuşayım, Hong Kong'da giyim TR fiyatından az pahalı. Ama alınır mı derseniz hayır. Hello Kitty ve arkadaşlarına özel bir ilginiz varsa bilemicem. Kirainet'in "otaku" olarak adlandırdığı tarzda, Mong Kok malı. Bir miktar yürüdükten sonra tezgahlar tekrar etmeye başlıyor, aynı malı benzer konfigürasyonda tekrar tekrar görülüyor.

Mong Kok'dan yürüyerek 15 dakika mesafede harbi Cartier-Gucci mağazaları var. Ama arada Dockers falan yok. Hong Kong'da görünen insanlar -başka bi yere gidip almıyorsa- ya Hello Kitty kılıklı birşey ya da bizim normalde giymediğimiz pahalı markalardan giyiyor. Bunların çakma olma olasılığı çok fazla ya da Louis Vuitton Hong Kong Kızılayı'na hayrat yapmış.




Öğlen yemeğini Wan Chai (灣仔) tarafında esnaf lokantası görünümlü bir yerde yedim. Hani Eskişehir'deki Bolkepçe ya da Birlik lokantası formatında, girişte sıcak yemekler var. Arkadan soğuklar geliyor. Geçen seferden akıllanıp sadece karides noodle çorbası istedim. Sonrasında da sagolu (böyle nişastalı birşey..) ve mangolu puding. Geçen sefer biraz hızlı davrandım ya da servis kötüydü herhal, garson ara ara gelip plastik sürahiden çayı da tazeledi bir güzel.


-edit-
Wan Chai'de biraz gezip bilgisayar malzemesi satan labirentimsi iş hanında bir tur attım. Prosumer ev kullanıcısının ihtiyaç duyabileceği herşey orada vardı.

Wan Chai'den Causeway Bay istasyonuna kadar yürüdükten sonra Sheung Wan(上環)'a gidip oradaki yürüyüş turu etabına başladım. Günlerden pazar olması nedeniyle dükkanların çoğu kapalıydı, ama fikir verecek kadar çok dükkan görme imkanım oldu. Bol bol kurutulmuş deniz ürünü, biraz sürüngen ve iki dükkanda da kırlangıç yuvası vardı. Çin antikası bayınca acıktığıma karar verdim, Sheung Wan istasyonunun çıkışındaki Vietnam lokantasına gidesim geldi. E, görmediğim kuş bir leylek kalmıştı ya. 



Vietnam lokantası benim için duble fiyasko oldu. Öncelikle tabelanın altındaki yere girdim. Mekan biraz cafeye benziyordu, menüye bakınca pek orijinal birşey göremedim. Sadece girip yemiş olmak için küçük bir tabak kızarmış tofu istedim. Çıkışta, yanda bir kapı daha olduğunu ve yukarı çıkıldığını gördüm. Evet, Çin yemeği gibi olmayan bir menü vardı ama biraz şık, -belki de- yemekleri uyarlama bir yerdi.  Neyse.. Sonrasında tedbiren ilaç almaya gerek yoktu ama 24 saat yol gidip Quick China'ya varmış gibi hissettim kendimi. En azından tek kullanımlık kağıt zarftaki bambu çubuklardan vermiyorlar... di mi Polyanna.

Yemekten sonra, Mong Kok turunu tamamladım, yeşim satan dükkanların -kapalı hallerini- görüp bavulumu aldım, havaalanına gittim.
-edit-

2 Mayıs: Biraz Hong Kong, biraz Makao



Bugün otel değiştirip Makao'ya gitmeyi hedefliyorum. Otel değiştirme çok randımanlı bir fikir değildi, sineğin yağını çıkarma amaçlı yaptım böyle birşey, ama iyi olmadı. Neyse, bi dahaki seyahatlerimde yapmam böyle bir hareket.


Süper düşeş bir durum oldu, kaç gündür kapalı görünen -ve yol boyu bulutlu- gökyüzü açtı. Bugün bir bulut bile yok. Makao ve Victoria Peak için güzel bir gün.


-edit-

Sabahtan Hong Kong sanat müzesini ve yanda görülen "Avenue of Stars"ı gezdim. Hong Kong sanat müzesi, genel Çin (Halk Cumhuriyeti) sanatı konusunda çok bilgilendirici. Ancak, Hong Kong'a özel pek birşey yok maalesef. Uzak ara daha iyi müzeler gezmiştim(*).

Avenue of stars, Hong Kong sinemasına emek vermiş sanatçıları anma adına yapılmış, boğaz manzaralı bir kaldırım. Yıldızlardaki isimlerden Bruce Lee, Jackie Chan ve Chow Yun Fat dışında kimseyi bilmiyordum. Kaldırımın iki ucundaki kiosklarda en uyduruğundan Bruce Lee ve Jackie Chan ıvır kıvırı alınabiliyor.

-edit-


Çin yemeği kartımı, format olarak Kıtır'a benzeyen .. oo pardon daha salaş.. bir yerde kullandım, dünkü Malezya lokantasını ararken (o da benzer salaşlıktaydı). İçerideki tek batılı bendim, İngilizce menü olmasına rağmen. Fiyatlara baktım, bir sakatat çorbası bir de noodle söyledim. Noodle konusunda anlaşamadım, istediğim noodle gelmedi ama güzeldi. Sakatat çorbası ise... şirden böyle pişirilmeli.. evet. Ama içindeki kokoreçler biraz kart ve yağlıydı. Toplam 100 doların altında ödediğim yemek (20 kaat falan) 3 kişiyi doyuracak ebattaydı. Çorba deyince bizdeki Çin restoranlarındaki gibi minik bir çorba gelir diye sandım. Çorba ve noodle 1.5 porsiyondu. Bir de ilginç şey, girişte yasemin çayı veriyorlar. Su bardağında, paşa çayı kıvamında ve sıcaklığında. Ücretsiz.




Otel değiştirmenin maliyeti, Victoria Peak'i kaçırmak oldu, bugünlük.. 


Makao, hızlı feribotla gidilebilen bir yer. Sheung Wan istasyonunun hemen üstünde terminal var, hızlı teknelerle bir saat kadar sürüyor. Giderken, gişe nerede diye bakınırken Çinli bir amca, fazla bileti olduğunu ve 120 dolara satabileceğini söyledi. Tereddüt ederek aldım, zira buraların insanı pek "şark" kurnazı. Bilet sahte değilmiş, bindim pek güzel.


Hesaba katamadığım gelişme, feribot biniş/inişlerindeki "vize" işlemiydi. Uzun kuyruklar oluyor, kuyruğu geçmek 15 dakika kadar sürüyor. Makao gezmek için az vaktim kaldı sonuçta. Kısa zamanda (2 saat kadar) ne gördüm özetleyeyim:


Makao bir kumar cenneti. MGM gibi Las Vegas kumarhaneleri buraya şube açmış. Hemen terminal çıkışında kumarhane servisleri bekliyor, kumarhane broşürleri dağıtılıyor. Bunların arasında iki teyze daha vardı, biri bana üstünde bikinili bir kız olan ve "18-28" dışında anlayabildiğim bir harfi olmayan bir broşür tutuşturdu. Herhal böyle bir sektör de var. 


-edit-

nası' oldu bilmiyorum, unutmuşum yazmayı. Makao, bir Portekiz sömürgesiymiş. Bu nedenle yabancılara da hitap eden tabelalar Hong Kong'daki gibi çift dilliydi, ama diğer dil Portekizceydi. Kısacası, Makao'daki kısa zamanımda Kantoncamı ilerletmek için çok fırsatım oldu :) M'hsai.

-edit-


Makao'da yumurtalı puding yedim, önceki restoran deneyiminden cesaretle. Kalabalık ve yabancısız -en azından herkes çekik gözlüydü- bir restoranda iki kızın yanında bir yer buldum. Genel müşteri puding yiyordu, ben de bir tane istedim, Yumurtalı puding yapmışlar.. Ama çok pişmiş haşlama yumurta aromalı ve şekerli birşey. Sonrasında içtiğim limonata (onun da formatı bize gayri konvansiyonel) durumu düzeltti neyse. Bu sırada garsonla konuştuk biraz, Nereli olduğumu sordu, sonrasında "aa futbol" falan dedi, bildiği oymuş demek. Sonrasında benim masadaki kızlarla bir iki konuştu. Sıfırın altındaki Çincemden ve el hareketlerinden anladığım kadarıyla "Allah allah, orada da çekik göz oluyomuş demek" gibi bir cümle geçti arada. Neyse.




Ben dönene kadar saat 9:30 oldu, feribot terminalinin dükkanları kapanıyordu. Dolayısıyle günün gezisi de bitmiş sayıldı.


Otele gelince.. İsmi komik falan da olsa YMCA süpermiş. Kendimi bu gudik otel seçiminde bir daha kınıyorum. Tamam, burası direk boğaz manzaralı ama daha kötü.. belki daha laik tamam :)

-edit-

26. kattaki odamdan boğaz süper görünüyordu ama tam karşıdaki boşluğa bir anlam verememiştim. Hong Kong'un efsanevi eski havaalanıymış.

-edit-


Fotoğraflar:

  • Avenue of stars'ın ucundaki Bruce Lee heykeli, arkada Wan Chai - Causeway Bay bölgesi.
  • Günün çorbası. Yau Ma Tei istasyonu civarındaki bir lokantaydı sanırsam.
  • Senado Meydanı, Makao

2009-05-02

30 Nisan, 1 Mayıs: Gidiş




Aşağıdaki yazıyı 2 Mayıs sabahı (HK saatiyle 09:00 gibi) yazdım.


Uçak yolculuğu biraz yıpratıcı oldu. Dubai'den sonraki kısımdan bahsediyorum. Dubai'den Bankgok'a, oradan da Hong Kong'a uçtum. Umman Körfezini geçtikten sonra hep bulut vardı, o nedenle Hindistan, Myanmar, Tayland, Laos ve Vietnam'ın bulutlarından başka birşey göremedim. Uçak yolcularına gelince.. Dubai'den sonra uçakta yetmiş iki buçuk millet vardı. Emirat insanı hosteslikle iştigale tenezzül etmediği içindir herhal, hostesler de çeşit çeşitti.


Hong Kong'a giriş için pasaport boyutundaki ufak bir formun doldurulmasından başka birşey gerekmiyor. Bu aralar domuz gribi salgını var, tüm havaalanları gibi Hong Kong havaalanı da paranoid moda geçmişti. Ona ilişkin formu da doldurup termal kameranın önünden geçince Hong Kong'la aramda birşey kalmadı.


Hong Kong'un çok iyi çalışan bir metro sistemi var. Çok karışık değil, ama bu keşmekeş şehir için ilaç gibi. Havaalanından üç gün limitsiz metro ve otobüslü, gidiş dönüş havalimanı biletli kartı 300 HKD (40 dolar kadar) almak mümkün. Havaalanı treninde kartı inerken basmak gibi bir sistem yapmışlar, girişte ceza mı yiyorum diye panik oldum.


Binalar ince uzun, uzanıyor gidiyor. Havaalanından şehir merkezine gelirken böyle ince uzun binalardan görmeye başlıyorsunuz. Şehire geldikçe daha da artıyor bunlar.


Otele yerleştikten sonra Nathan Road'dan kuzeye doğru bir yürüyüş yapıp geri döndüm. 


Hong Kong (香港) adının İngilizce tercümesi "fragrant harbour" imiş. Evet Hong Kong kokuyor. Buram buram et suyuna sarmısaklı ve baharatlı Çin yemeği kokuyor. Guangzhou Wuyang'ın acılı ekşili çorbası gibi. Turist mekanı yerlerin yarısı kokuyor, abartmıyorum. Çin yemeğiyle aranız iyi değilse gelmeyin. Aman.  Bir yandan düşününce de... Sizin eviniz de kereviz-karnabahar kokmuyor mu :P Bu da onun gibi birşey.


Çin yemeği derken, Çin yemeği de çeşit çeşit burada. Malezya Çin lokantası gördüm, Nathan Road'u kesen sokaklardan birinin üstünde, bir denemekte fayda var.


YMCA (şarkıdaki gibi) oteli Kowloon'un en güneyinde pek stratejik bir yerde. Kalmak için güzel bir yer, ucuza oda da var. Yıldızlı mı bi fikrim yok, ama Levent'in anlattığı NY oteli gibi değil, iyice. Odada incil var. Tuvalet Amerikan sistem (bkz:Slavoj Žižek)

Jet lag diyorduk.. Herhal yol çok yorucu geçince bünye kendini ayrıca bir sıfırladı. Şu an saat Türkiye'de 4, ama bende bir uyku emaresi yok. Gece uyumaya çalışırken zorlanmıştım ama vaktinde uyuyabildim. 


Edit: Bu sırada oda kapısının altında gazetemi farkettim. Film işi bi sahne oldu:


Üstteki resim: Bangkok havaalanından bir tabela. Soldaki resim: Kowloon istasyonundan çıkınca görülen apartmanlar. İstanbul'a göç eden köylünün Haydarpaşa garı'ndan gördüğü şeyin benim için Hong Kong karşılığı.

2009-04-30

29 Nisan akşamı, 30 Nisan sabahı: Hazırlık...

Hala bavulumu hazırlamadım. Tuhaf şeylerle uğraşıyorum. Kol saatimi ayarladım. Akrep ve yelkovan Hong Kong zamanını gösteriyor. Ufaktan saatin 02:45 olduğunu kendime yedirmeye çalışıyorum, ama saat daha 21:44. Laptopumun işletim sistemini değiştirdim, iBook'um 10.4 ile daha az disk hareketi yapıyor (ve daha az pil yiyor ;)) Checklist tamam. Online check-in yapıldı, online boarding pass alındı ama pek bir anlamı yok tabi, gidip boarding pass'i normal insanlar gibi alacağım. Hayırlısı artık.  


Çanta konusu biraz kriz oldu. Eski laptop çantası ve kardeşimin bavulu var, daha çok gözlü bir sırt çantası daha iyi olabilir miydi diye düşünüyorum. Bakalım, belki başka bir ayarlama yapacağım.


-sabah-


Bilgisayarın kurulumu ve güvenlik yamaları tamam. Açılıp kapanma daha randımanalı oldu.. Açılıp kapanma derken de standby'dan yani. Bavulda karar kıldım sonunda. Ama yanımda taşımak için büyük biraz. Çanta da ufak kalıyor. Neyse, artık oradan bir  bavul-çanta bakılacak.


İki ayrı otele rezervasyon yaptırmanın problemlerini yaşayacağım ufaktan. Hong Kong'a ayarlı kol saati evde kaldı. 10:30'daki otobüse binmeme az kaldı. Orada saat 15:15. 24 saat 30 dakika asgari yolculuk yapıyor olacağım. 

30 Nisan-4 Mayıs: Hong Kong, Macau ve Dubai


Bu kadar kısa bir zamanda 24 saat gidip 30 saat dönmeyi birçok kişi pek deli buldu, ama oldu. Emeğime parama değdiğini de düşünüyorum. Bu sürede aldığım notları ve döndükten sonraki eklemelerimi sırayla ekliyorum, bundan sonra gelen yazılarımda.

Bundan sonraki post tarihleri -ve bu post'un tarihi- içeriğin ait olduğu tarih, ama çok sonra yazıldılar.

Resim: Pasaporttaki giriş çıkış damgaları. Arlanda (İsveç) damgası haricindekiler üç günde basıldı.

2006-07-08

That's all folks



8 Temmuz, 12:00
Uçak halkının çoğu "gurbetçi" olarak nitelendirilen vatandaşlarımızdı, bu vatandaşlarımız Kulu'ya gidiyor, check-in'lerini İsveç pasaportlarıyla yapıyor ve Kırmançi konuşuyor. Benimle konuşacakları zaman Türkçe'ye geçiyorlar tabi. Böyle ilginç bir konfigürasyonda 3.5 saat yol gittim, en azından yarısını uyuma şansım oldu.

Pasaport kontrolünden gece yarısına çeyrek kala geçtim, pasaport görevlileri de durumu anlayışla karşıladılar tabi.

An itibariyle evdeyim, annemler önceden gelip bir çeki düzen vermiş. Halam çiçekleri bir defa sulamış. Benim sulama düzeneği bir miktar problem yaşamış sanırsam; bazı çiçeklerim ölmüş. Cycas'ım yaprak çıkarıyor.

Bavuluma daha ulaşamadım, o nedenle kalan resimleri alma işini başka bir zamana bırakıyorum.

Edit: Yapımda emeği geçen tüm arkadaşlara (Rıdvan Abi, Alper, Serdar, Zeki, Barış, Kathrin, İrem, Gökçen ve Ayşe) buradan teşekkürlerimi sunuyorum. Birini atladıysam affola. Yorumlarıyla yön veren arkadaşlara da ayrıca teşekkür tabi.

Stockholm Sendromu...


Aşağıdaki yazı 7 Temmuz günü boyunca yazıldı.

Stockholm, adına eklenen bir "sendrom" kelimesiyle de anılıyor. Suç oranının düşük olduğu bu yerde bir banka soymalı rehine krizi olmuş, krizle ilgili bir psikiyatrik durum oluşmuş, hemen adı takmışlar. Böylelikle uzun gece ya da gündüzlerin neden olduğu dertlere başka ad verilmek zorunda kalınmış, şehrin adı kirlenmemiş.

Benim bugün yaşadığım ise bambaşka bir sendrom. Dün anlamadığım bir şekilde gemi kaçırdım, bugün ise havaalanlarında süründüm.

11:10 Arlanda
Dün uçağı kaçırmamak için iyi bir planlama yaptım. Saat 9'da İrem'in evinden ayrılıp T-centralen'de Arlanda express'e binip 10:55 uçağı kalkmadan bir saat önce havaalanına varacağım. Kendi evime saat 22'de varacağımı düşünüyorum, dolayısıyla tam 12 saat yollarda olacağım. Ayşe'yle dünkü ayrılma merasimini bir daha tekrarladık, komik oldu.

Arlanda'ya varana kadar herşey iyiydi. Saatte 205 basan tren tam 9:55'e beni terminal binasına yetiştirdi. Ancak terminalde ilginç uzun kuyruklar vardı. Yeterince gişe açık değildi. Nefret ettiğim q-maticleri o kuyruklarda beklerken özledim ya. Kuyrukta önümdekiler İsveçli değildi, dolayısıyla sosyalleşerek kuyruk derdini bastırma şansı edindim. Boarding pass aşamasını tamamlamam tam bir saat sürdü, neyse ki uçağım tehirli. Helsinki'de istediğimden daha az zamanım olacak, dolayısıyla çantamı Ankara'ya kadar bağlattım, içinde Tax Free yapmayı o kadar istediğimiz Stockmann hedeleri de vardı. Neyse, 4 eurodan oldum, şu ana kadar kaçırdığım/gidemediğim biletlerin yüz euroyu bulan maliyetiyle karşılaştırınca devede kulak.

Yemeği burada atıştırıp kendimi Vantaa'da ren geyiği ve Moomi alışverişine vermek istiyorum, zaten sadece bir post alacak kadar vaktim olacak.

12:23 Arlanda
Uçak biraz daha gecikti. Sanırsam diğer uçağa ucu ucuna yetişeceğim. Avrupa'da Helsinki ile alakalı uçuşlarımın üçüne de birşeyler oldu ya. Nedir bu. Pasaport kontrollü taraftan çıktım, inşallah Helsinki'de Türkiye'ye götürmelik birşeyler alabilirim.

21:28 Arlanda

An itibariyle Türkiye'de olabilirdim. Ama değilim. Finnair uçağı saat 15:45'de Helsinki-Vantaa havaalanına vardı. Dolayısıyla benim İstanbul uçağı kaçtı gitti. Çenem titreye titreye yardım masasına gittim, yanıma da benimle benzer durumdaki ama Riga'ya gitmek isteyen bir nineyi taktılar, gittik. Masadaki kadın, bedavaya muadil bir bilet verilebileceğini söyledi, daha sonra da bilet alternatiflerini taramaya başladı. Sanırsam uluslararası anlaşmalarda böyle şeyler ayarlanmış.

Spielberg filmindeki adam gibi yıllarca burada kalacakmışım hissi oldu. Çok daraldığımda etraftaki bebeklere nanik yapıp eğlenmeye çalıştım, kuzeyli bebekleri çok şeker ve -ekonomik krizlerden mütevellit- sayıları çok, bir "baby boom" olmuş gibi.

Helsinki'den Londra, Hannover, Budapeşte ya da Moskova üzerinden yollayabileceğini söyledi, bir de gecenin bir saatinde Arlanda'dan geri uçak olduğunu söyledi. Moskova ya da Budapeşte düşüncesi transit vize istemeyen yer arayışıyla çıktı, teknik olarak bu gece benim vizem doluyor. Pasaport kontrolünden geceyarısından önce geçip "no man's land" bölgeye ulaşıp vize aşımının neden olacağı dertlerden kurtulmam gerekiyor.

En iyi çözüm gece 01:15 Arlanda-Esenboğa uçuşu olarak belirdi. Yardım masasındaki ablaya teşekkür ettim, herhalde karşılaştığı en zor durumlardan biriydi. Gerisin geri Arlanda'ya gittim, kırk dakikada uçak varıyor. Buradaki THY bürosuna Finnair'in yazdığı mücbir sebep belirtir belgeyi verip bilet almak için gittim. Bürodaki Nursel ablanın bir teknik arıza nedeniyle 24 saati aşkın üniformalı olmasından dolayı biraz uzun sürdü derdimi anlatmam. Bilete gerek yokmuş, check-in'deki kişiyle de durum doğrudan konuşularak iş bağlandı. Saat 10:30'da check-in açılıyor, dolayısıyla pasaport işini halledebiliyorum sanırsam.

Saat 22 oldu ve havaalanını galiba kapattılar. Restoranların akşam yemeğinden önce kapanabildiği bir diyarda normal tabi böyle şeyler. Falcon içecek yerler kapanmadan bir bira atıp gevşeyeyim.

Resim: An itibariyle bavulum ve içindeki kamera-bilgisayar kablosu yok. Dolayısıyla necefli maşrapa gibi alakasız bir resim işte; Gamla Stan'daki Alman kilisesinden bir vitray.

2006-07-06

Kaçan gemi büyük olur...


Buradaki her sabahım gibi bugün de martı sesleriyle uyandım. Sabahın çok erken olması nedeniyle jaluziler hep kapalı. Diğer günlerden farklı olarak bugün şehir gezmedik, kahvaltı sonrası Ayşe'yle güneşlenmeye gittik.

Girdiğimiz yerde deniz soğuk ve yosunluydu. Yine de Oulu'nun çamurlu kahverengi denizinden iyiydi. Deniz dediysem de çok tuzlu değil, hatta tatlı su; Stockholm adaları arasından akan su, Mälaren gölünün denize dökülen ayağı. Gireceğimiz yere sandaletle gittiğimizden dolayı da çok açılamadık. O nedenle yüzme keyfi yapmadık pek.

Güneş kendini çok belli etmese de yakıcı. Göz kapaklarım biraz tahriş olmuş, bacaklarım da şimdi tatlı tatlı kaşınıyor. Bir günlük güneşlenme sayesinde, Schönbrunn'da yaptığım amele yanığı izlerini kapattım galiba.

Buradaki insanlar boş vakitlerinde çoluk çocuk köpek gidip çimlere yayılmayı ve yakınındaki suya çimmeyi seviyor. Erkek milleti "çatal" görünmesini dert etmeden yayılıyor. Çocuklar iyice kremleniyor, köpekler ise bir yere bağlanıyor. Açık alanda bağlı bırakılma ve sonrasında suya girmeye zorlanma gördüğümüz bir köpeği baya huysuzlaştırmıştı.

Halk, insan ırkçılığı yapmasa da buradaki köpek ırkçılığı -diğer diğer Avrupa yerlerindeki gibi- en üst düzeyde. Bir haftadan kısa bir sürede iki borzoy, bir samoyed, bol bol golden retriever ve daha da bol faremsi köpek gördüm. Kırma köpek yok herhalde bu ülkelerde. Kedi de yok.

Eve dönüp duş alıp bavulumu hazır etmem saat dördü buldu. Feribot bileti ise saat 16:45'e idi. 25 kiloluk bavul ve 5 kiloluk omuz askılı çantayla ne kadar koşulabiliyorsa koşarak saat tam 16:45'de vardım ama ortada gemi yoktu. Geminin kalktığını söylediler. İlginçtir, etrafta gemi de bulamadım. Hemen kalkan gemi ufukta görünür ya, ufak şeyler de değiller bunlar, Stockholm içinde U çekmek için kendi etraflarında dönmeleri gerekiyor.

Yarın Finnair ile -yaklaşık gemi fiyatına- gideceğim. Tabi az vergili alkol ve kumar ortamı kaçtı :) İrem ve Ayşe'nin dediklerine göre kışın gemiyle Helsinki'ye git-gel yapıp yolda zom olmak buranın yaygın eğlencelerindenmiş. Geminin bar/tekno disko ortamında piyasa da yapılabiliyormuş.

İnşallah yarın uçaklarımı kaçırmam.

Stockholm müzeleri...

Aşağıdaki gün, 5 Temmuz Çarşamba günü.

Bugün uzun bir kahvaltıdan sonra müze müze gezmek için yola çıktım. Öncelikle, metroyla uygun durağa kadar gittim. Daha önce gittiğim yerlerle karşılaştırıldığında, İsveç
metrosu biraz tuhaf. Aynı doğrultuda giden ve gelen trenler ortak platform kullanmıyor, birisi üst kattan diğeri alt kattan gidiyor. Metronun çıkışları arasında iki blok mesafe olması burada normal, çıkışları bilmeyen ben için biraz spor demek bu. Benim bu sporum bir yanlış yolla beraber yarım saatimi aldı.

Yolda gördüğüm dikkate değer şeylerden birisi, İsveç insanının çok uzun yaşaması nedeniyle yaşlı İsveçlilerin çokluğuydu. Bunun iyiliği ya da kötülüğü tartışılabilir, "Batı toplumu kendine bakıyor, doksanına kadar yaşıyor" diyebilirsiniz. Ancak, benim gördüğüm kadarıyla belli bir yaştan sonra çoğu dört tekerlekli ve sepetli baston-araba kullanıyor ve -herkes gibi- yalnız geziyorlar. Ancak, bizim ülkemizde "sosyal millet" varlığından mütevellit yalnız gezen yaşlı olmadığından dolayı tuhaf geliyor bu. Kendilerini ancak sürükleyebilen, yalnız ve hayatını sürdürmek için yapacak çok şeyi olan bir sürü insan. Kısacası, dinç olmayan yaşlı çokluğu ve bunların yalnızlığı kötü bir durum.

Vasa müzesi, denize indirilir indirilmez batan 17. yy gemisi Vasa odaklı. Gemi 1960'larda çıkarılmış, bir müzenin içine konmuş. Geminin yanı sıra geminin yapımıyla ilgili bilgiler yer alıyor. Gezmesi uzun sürmeyen, dar konulu bir müze. Giderseniz Stockholm'e gezin, içinizde kalmasın.

Daha sonra, aynı adadaki diğer iki müzeyi gezdim, Nordiska ve Biologiska. Nordiska, İrem'in anlattığından da bayık bir yerdi. Kuzey kültürü müzesi olarak tanımlamış kendini, ancak sergilenen çoğu şey bizim "Batı Kültürü" olarak bildiğimiz şeyin içinde. Kuzey kültürü müzesinde iki adet de poşu gördüm, nasıl geldiyse. Çok orijinal birşey yoktu, fotoğraf çekmek de yasaktı nedense. Sadece girişteki tuhaf görünümlü bir heykel çekilebiliyor, yasak bana bir tabelayla değil de "yassah hemşerim" biçiminde tebliğ edildiği için gıcık oldum çekmedim.

Skanska'nın hemen yanındaki diğer müzede de bir sürü hayvanlı diorama var. Çocuk götürmek için güzel bir yer.

Sanırsam yanlış yerleri gezdim. Sourtimes'a da baktım çıkarken, ancak yakın ve gezilebilir bir tek bunları bulabildim. Doğa tarihi müzesi ya da çocuk müzesi (a.k.a. Pippi müzesi) de gezilebilirdi bir şekil, bunlar yerine.

Sonrasında da ev arkadaşımla buluşup onun arkadaşı Gökçe'nin evine gittik. Üç Türk, bir İrlandalı, bir Hintli, bir Arap, bir Norveçli ve bir miktar İsveçliyle beraber yarı finali izledik. Gökçe'nin erkek olması nedeniyle evde projeksiyon tv ve xbox vardı, devre arası yapılan dörtlü PES maçında Portekiz 1-0 yense de gerçek maçta Fransa'nın finale çıkışını üzülerek izledik. Hintli arkadaş ofsaytı öğrendi. Duraklayan anlarda yabancı arkadaşlara Türk usulü hareket çekme dersi verildi.

Resim: AGA dükkanından bir görüntü. Drotningsgatan'ın yan sokaklarından birinde burası. İsveç'de yapılmasa da mucidi Nobel ödüllü Gustav Dalen İsveçli. Orta-üst sınıf İngilizlere hitap ediyor. Tarihi göründüğü kadar da teknolojik ve fonksiyonel.

Acar kuzine AGA ve soğuk görünümlü IKEA yemek takımları haricinde İsveç'in dünya mutfağına bir faydası olmamış. Germen uluslarınınki gibi "bäckerei" kültürü yok. Ekmek işi bizdekinden de kalitesiz, Finlandiya'dakilerle kıyas bile olmaz. Sadece kabartma tozuyla ekmek yapıyorlar. Kan sucuğu ve salmiakki, burada farklı olarak göze çarpan ve tüyleri diken diken eden şeyler. Benim görmediğim ama wikipedia'dan gördüğüm kostiğe yatırılmış sudak ve özellikle bombe yapacak kadar bozulmaya bırakılan ringa balığı konservesi de var. Ekmeksiz köfteden Oulu'da yemiştik zaten, bize uygun birşey değil. Bu nedenle de her taraf pizzacı, kebapçı, çin yemekçi ve -Avrupa'nın yeni trendi- Mongolian Barbecue. İrem, İsveç restoranı da olduğunu ama fiyatların ucuz olmadığını söylemişti.

eski şehri de gezdim...



Aşağıdaki ileti 4 Temmuz'u anlatıyor, ancak 6'sında yazıldı. Olduğu gibi anlatabilmişimdir umarım.

Sabah uyandığımda İremler alel acele gidiyordu, ancak bay bay yapabildik. Daha sonra evde olanlarla bir kahvaltı yapıp kendimi Gamla Stan'a -eski şehrin bulunduğu adaya- attım. Gamla Stan'da tüm yollar daracık, binalar eski görünümlü ama bir Viyana eskisi değil. Ortamda İsveçli sayısı çok az, sadece dükkan tezgahtarlarının bir kısmıyla kraliyet muhafızları İsveçli. Tamamen turistik bir yer. Bu nedenle de o kadar rahatsız edici. Hayat yok, böyle bir theme park'a gidilmiş de gezilmiş gibi. Muhafızlar bando çalıyor, millet çekiyor. Orada burada hediyelik eşyacı. Eski şehirden Drottningsgatan (İsveç vurgusuyla: Drootningsgootan) izlenilip şehir merkezine varılınca aynı tarihilikte ama daha insani bir yere varılıyor.

Dükkan tezgahtarlarının çoğu İsveçli değil. İsveçli, H&M, Ikea ya da Ericsson gibi bir yerde yönetici. Kafasına eserse bir sene ücretli izin alabiliyor. Yazın üstü açık arabayla geziyor, tahminen kışın da koltukları ısıtmalı başka birşeyle. Şehrin merkezindeki pazar yerindeki pazarcılar Türk. Dün gittiğimiz restoran insanları Asyalıydı. Beni şehre getiren otobüsün şoförü Müslüman Afrikalı. İsveçli, ülkesiyle problemi olan ya da olduğunu iddia eden herkesi bağrına basıp alt sınıf işlere vermiş. Duyduğum kadarıyla bizim malum terör örgütü de vakti zamanında üyelik sertifikaları basmış, İsveç'e siyasi sığınma adı altında gitmek isteyen vatandaşlarımıza parayla satmış.

Öğle yemeğini tiyatronun yanındaki çarşıda yedim. Çeşitli etnik yemek ve içki bulunabilen bir yer. Kululu bir işletmecinin kadınbudu köftelerinden alıp geze geze yedim. İçki işi de komik, milletin dengesizliğinden mütevellit İsveç alkolü -Finlandiya gibi- tek elden son kullanıcıya ulaşıyor. Systembolaget (kısaca system) denen devlet tekelinin Fin Alko'su gibi her yerde dükkanı var. Bunların bir kısmı gezilebilen, bir kısmı da gişeden alkol alınan yerler. Erken kapanıyorlar, pazarları açmıyorlar. Bizim siyah tekel bayisi poşeti gibi belirgin renkli poşetler veriyorlar. Vergi hayvan, Absolut 245 kron, neredeyse 60 milyon. Gişeden verenlerde de Q-matic var, İsveç'de hiçbir yerde sıraya girilmiyor, numara alınıyor. İnsanlar, diğer insanlarla sıradaki önde-arkada ilişkisini bile kurmak istemiyorlar.

Öğleden sonra, Gamla Stan tadımı aldığım bir sırada yeni ev arkadaşım geldiğini söyledi, onu otobüs terminalinden aldım. Önceki gün keşfedemediğim kocaman marketi bulup alışverişe başladım. Viyana'da severek yediğim ezmelerin Stockholm versiyonları hep domuzluymuş, Viyana ekibine sözüm şu: İçimde kaldı, Türkiye'ye gelirken ezme getirin ya.

2006-07-04

bir gün daha dinlenmek

Dün yine bir dinlenme günü oldu, kendimde çok birşey gezecek enerjiyi bulamadım. Sadece Helsinki'ye feribot bileti aldım, yata yata gideceğim. Onun dışında bir miktar şehir merkezi gezdim, bir miktar alışveriş yapmaya çalıştım.

Alışveriş işi problemli oldu. Metro duraklarının birisinde kocaman bir süpermarket var. O durakta indim ama nasıl olduysa daha ufak başka bir yere girdim. Füme somon, peynir ve ciğer ezmesi alacaktım, üçünü de aradım aradım bulamadım. Somonun her türlüsü vardı da fümesi yoktu. Peynirde de aradığım çeşit yoktu, fakat AB sınırları içinde olmanın sağladığı bir peynir bolluğu vardı tabi. Ciğer ezmelerinin hepsi de domuzluydu, birşeyin içinde "fläsk" yazıyorsa uzak duruluyor. Tabi başka şeylere dikkat etmeden karambolde ayı eti yiyorsam yiyeyim ya, eksik kalmasın.

İsveç insanının birkaç ilginç özelliğini de öğrendim, İrem'den dinlemeli ve doğrudan görmeli olarak. Almanya'da ve özellikle Avusturya'da küçük bir fiziksel alanda bir insanla karşılaşıldığında -bizim büyükşehirlerimiz haricindeki gibi- selamlaşma geleneği var sanırsam. Burada insanlar kafalarını direk çeviriyorlar. Kimse kimseyle çok yüz göz olmak istemiyor. Batı hakkındaki bir mitimiz de böylelikle çürüyor: "Batı okuyor efenim, biniyorsunuz metroya, herkes kitabını gazetesini çıkarıyor. Bizde öyle mi?" ifadesi sadece bir yanlış anlama. İnsanlar başkalarıyla yüz göz olmamak için yapıyor bunu.

Bizim kabullenmekte zorlandığımız "de facto birliktelik" (Türkçesi: dost hayatı) kavramı kamu hayatındaki formlarda "Evli" ve "Bekar"ın yanında yerini almış, ama bizim toplumun hiç anlayamayacağı başka bir seçenekle beraber. "biz de facto birlikteyiz ama ayrı yaşıyoruz, arada da öyle takılıyoruz. Kamusal bir durum olursa diğer arkadaş ilgilenebilir." anlamında. An itibariyle İrem Estonya'da, o nedenle İsveççesini söyleyemeyeceğim. Bunu İrem'in bana anlatması on dakika kadar sürdü.

İsveçli kadınların dikkate değer ama büyük olmayan bir oranı tornadan çıkmış gibi. Sadece gövde olarak değil, yüz hatları olarak da öyleler. Güzel insan oranı Viyana'dan biraz daha düşük. Üstte anlattığım İsveç suratsızlığı nedeniyle güzel olsalar da birşeyleri eksik gibi duruyorlar. İsveç erkeği ise her gün kuzu tandır yiyip tandırdan bıkan insan misali bıkmışlıktan ya da bu "eksik" olan şeylerden dolayı başka arayışlarda. Orta yaşlıya yakın bir İsveçlinin yanında çıtı pıtı bir uzakdoğulu ender bir manzara değil.

Bugün yine foto yok, dün kamerayı yanıma almamışım. Özür.

2006-07-03

yine düştük yollara...

Aşağıdaki satırlar dünkü yorucu ulaşımımı anlatıyor.

Dört saatlik bir uykudan sonra saat 3:55'de karganın aklına akşam yemeğinin tokluğundan kahvaltı düşüncesi bile gelmemişken uyandım. Herhangi bir aksiliğe karşı Barış tramvay durağına kadar geldi. Vaktinden önce gelen otobüse binip ara bir durakta indim. Ancak o noktada otobüsün vekalet ettiği tramvaya binmem gerekiyordu, ben o kısmı anlamamışım, oysa ki şoför en güzel Almancasıyla anlatmıştı bunu. Bunu anlamamamın karşılığı olarak Hindenburg'unki gibi bıyıklı bir şoförle beş euroluk bir Mercedes taksi seyahati kazandım.

Ama asıl ödülü iki aktarmalı üç vasıtalı tren yolculuğumun üçüncü vasıtasının durduğu durağı kaçırarak kazandım; Schönefeld'e kadar Lübnanlı taksi şoförüyle yirmi euroluk bir sohbet. En azından bizim köy istasyonları gibi bir durak, bir platform bekliyordum ki göremedim, karşıdan geleni bekliyoruzdur dedim. Öyle değilmiş, orada inmem gerekiyormuş. Dağın başında. Daha sonra Berlin'in içine doğru ilerlemeye başladık, şehirleşme belirtili ilk durakta inip bahsi geçen Lübnanlı taksicinin arabasına bindim. Adam hep aynı doğrultuda götürdü, herhalde takside kazıklama Berlin geleneği değil. Ancak uzuun bir yol gittikten sonra Eskişehir otobüs terminali binasından dört tane yan yana duran bir yere vardık. Schönefeld havaalanı böyle bir yer işte, dört tane kutu terminal var. Eskişehir otobüs terminaline haksızlık ettim şimdi, oranın en azından bir şekli, formu var. Bu kutu terminallere uçaklar yanaşıyor. Direk önünden yürüyüp biniliyor. Daha çok ucuz havayollarının uçakları kalkıyor. İstanbul havaalanından beri gördüğüm en pahalı havaalanı, buna Helsinki de dahil.

Germanwings'le olan uçuşum sırasında safi ucuz havayolu nasıl olur anladım. Finnair'de dizkapağı-koltuk mesafesi neredeyse bir karıştı. Air Berlin ve THY'de üç parmak. Germanwings'de bacakları ODTÜ-Kızılay dolmuşundaki gibi iki yana hafif açmak gerekiyor. Schönefeld'den kalkıyor olması da ayrı bir özellik. Tabi akıllı hareketleri de var. Küçük ekranlardan acil durum tedbiri gösterisi yapmamak, bir buçuk saatlik uçuşta yemek vermemek bunlardan ikisi.

Stockholm'e varınca havaalanının neden şehirden 40 km uzakta olduğunu anladım. İnecek yer yok. Her yer ada. Uçaktan Gamla Stan çok güzel görünüyor. Ankara-İstanbul uçuşunda gördüğüm boğaz manzarasından sonra uzak ara ikinci sıraya koyuyorum. Havaalanı-şehir arası otoyol, ama özel bir yol değil, Stockholm-Uppsala otoyolu. Otobüsün son durağından İrem beni aldı, metroyla eve gittik. Stockholm sulak olsa da zeminin kayalık olması nedeniyle metro yapılabilmiş. Bavulu bıraktıktan sonra da minik bir şehir merkezi gezintisi yaptık, ancak saat dörtte uyanmanın da etkisiyle çok birşey hatırlamıyorum. Gördüğüm kadarıyla İsveç de ucuz bir memleket değil, hatta Finlandiya'dan az pahalı olabilir.

tekteker

(edit: "bugün" kelimesi 1 Temmuz anlamında.)
Bugün kahvaltıdan sonra Elbe kenarındaki bitpazarına gittik. Belli bir tezgah kirası ödeyen herkes burada eşyasını satabiliyor. Kullanılmış giysiler, eski eşyalar, ikinci dünya savaşı öncesi ya da DDR işaretli askeri şeyler hep burada. Avrupa çapında Nazi amblemini alenen göstermek suç olduğu için Nazi rozetlerinin hepsinin üstünde birer ufak beyaz çıkartma var. DDR işaretleri için böyle bir sakınca yok.

VW fabrikasından cevap gelmedi ama bitpazarına yakın bir yer olduğu için dışarıdan görme şansım oldu. Adamlar tamamen şöv amaçlı bir yer yapmışlar, şehrin oldukça içindeki bu yerde Phaeton'ların son birleştirmeleri yapılıyor. İşin kirli kısımları ise yakındaki bir kasabada (Pirna) hallediliyor. Daha sonra kent içi tramvay rayları üstünden parçalar bu yere taşınıyor. Yol işaretlerinde de semt adlarının üstünde altında bir yerlerde "Glasserne Manufaktur" olarak özellikle belirtilen bir yer, bu fabrika. Dresden yakınlarında bir de AMD fabrikası var, havaalanına yakın bir yerlerdeymiş.

Kathrin'in bir arkadaşı için depodan eşya çıkarırken Barış'ın tektekerleri gördüm. Bunların, Barış'ın verdiği bu addan başka bir Türkçe adı var mı bilmiyorum, adam üşenmemiş Wikipedia maddesini de Türkçe yazmış. Evin önünde bana da bir tekteker demosu yaptı. Sağ-sol dengesi tekeri bacak hareketleriyle hareket ettirilerek sağlanıyor, ancak ön arka dengesi nasıl oluyor tam anlamadım. El memleketinde kafayı gözü yarmamak için de denemedim.

30 Haziran Cuma



Bugün sabah yağmur sesiyle uyandım. Oda havasız kalmasın diye pencereleri açık bırakmıştım, tabi bu nedenle de hafif üşüttüm. Yağmur, ben uyandıktan sonra arada devir düşürerek kesintisiz dört-beş saat yağdı. Çamaşırları yıkamak için en kötü ikinci günü seçmişim, umarım yarına kururlar. Dün gece yıkasaydım sabaha kuru değil astığım zamankinden daha ıslak olacaklardı.

VW fabrikasından dün mail gelmemiş. Dolayısıyla o iş yattı. Saksonya İsviçresi için de uygun hava yoktu. Dün Frauenkirche'nin arkasındaki dükkandan gördüğüm kadarıyla Meissen porseleni pahalı birşey, dolayısıyla orası için de çok istekli değilimdim. Barış'ın da makalesini yollaması için son gün bugündü, dolayısıyla bugün için alışveriş merkezlerinden başka gezecek bir yer yoktu sanırsam.

Tarihi Altstadt'ın güneyi alışveriş yerleriyle dolu. Karstadt diye kıyafetten elektronik eşyaya kadar birçok şeyi satan bir büyük mağazaya gittim. Finlandiya ve Avusturya'ya göre fiyatlar daha uygun. Elektronik eşya Türkiye ile aynı fiyatlarda. Playstation 2 oyunları daha ucuz, ancak Almanca. Alkol neredeyse duty free fiyatlarında. Kahve, Türkiye'dekinin yarı fiyatına. Giyim eşyaları -Avrupa'nın gördüğüm diğer yerlerindeki gibi- Türkiye'den pahalı. Barış'ı şaşırtacak kadar ucuz Dinamo Dresden tişörtüm 20 YTL'ye maloldu. Oulu'daki Stockmann'ın Fince, İsveççe, İngilizce ve Almanca bilen kasiyerleri yok. Tarzan Almancasıyla kredi kartıyla ödemek istediğimi söyledim ve bir poşet istedim.

Sanayileşmiş Almanya, çevre sorunlarından yılmış olmalı ki insanlarda doğru ya da yanlış bir çevre bilinci var. Çöpler üç-dört ayrı sınıfta toplanıyor. Depozitolu cam ve pet şişeler bize göre çok yaygın. Marketler poşetleri parasıyla veriyor. Ekolojik/organik ürünler geniş yerler tutuyor, ben ikisi arasındaki farkı bile bilmiyorum. Tabi bunlar çeşitli adlar altında tüketiciden daha çok para alma yöntemleri de olabilir, zira ekolojik/organik ürünler oldukça pahalı.

Kathrin'in söylediğine göre "adil ticaret" (fair trade) dükkanları da varmış, üreticinin daha çok karı olduğu söyleniyormuş, ancak bu neye ve kime göre, bilmiyorum.

2006-06-30

yenidze


Aşağıdaki not 29 Haziran'a ait.

Bugün uzun bir kahvaltıdan sonra fotoları panoramik birleştirmeye çalıştım. Bazıları oluyor kolaylıkla, ancak bazı diğerleri için de uzun süre çalışmam lazım. Özellikle dün çektiğim Augustusstraße duvar resmini panoramik yapmak istiyorum ancak pek mümkün değil galiba, parasıyla kağıt halindeki alınabilir.

Sonrasında Kathrin'le gidip somon (lachs) aldık, tavada somon yaptık. Eğlenceli bir yemek yapma aktivitesi oldu. Sonrasında yola çıkıp dün gezemediğim Frauenkirche'ye gittim. Yolda, Barış'ın daha önce bahsettiği eski sigara fabrikası'na gittim. Barış'ın anlattığına göre, DDR yönetimi doğu yardımlı (Baas Partisi?) yaptıkları sigara fabrikası'na "YENIDZE" adını vermeyi uygun görüp oryantalist bir şekil yapmış. Binanın kubbesi ve minareleri "Turkish and American Blend" eski Camel paketinin arkasını hatırlatıyor. Şu anda içerisi -duyulana göre- themepark/restoran arası birşeymiş, bilmiyorum ben de çok vakit harcamak istemedim.

Dün içimde kalan Frauenkirche gezisini bugün yapıp kilisenin içine girdim. Kilisenin içini açık renk mermerlerle ve altın yaldızla bezemişler, çok ferah bir ortam olmuş. Bombalanmadan önceki hali nasıldı, o konuda bir fikrim yok. Fotoğraf makinası yasak işareti olsa da içeride insanlar şakır şakır flaşlı fotoğraflarf çekiyordu. Ben de neyim eksik diyip sıralara oturdum, bir miktar fotoğraf çektim.

Barış'ın okuluna giderken yolu biraz kaybettim, DDR zamanından kalma bir meydana vardım. Çeşitli anlamsız geçit törenleri için kocaman yollara ihtiyaç duyan DDR ulusu kimsenin karşıdan karşıya geçemeyeceği bir kavşak yapmış. Nedense Ankara'nın Kızılay meydanını hatırlattı. Işık işaret dinlemedim karşıya geçtim. Daha sonrasında devam ettiğim yolda da kaldırım ve işaret eksiği vardı, o nedenle -Finlandiya-Avusturya-Almanya standartlarına göre- bolca trafik kuralı ihlalinde bulundum. Almanya da DDR döneminin izlerini silememiş, hala bazı yerlerin işaretlerini düzenleyememiş. Bazı yerlerde de tek tarafta kaldırım var. Anlaşılıyor ki kimsenin karşı çıkamayacağı kadar doğal trafik kuralları tanımlanırsa trafik kurallarını ihlal eden çıkmıyor; Türkiye'de yeşil ışıkta karşıya geçmezdim, burada ise aksatmıyorum hep yeşilde geçiyorum. Bu durumda yüksek cezalar kadar yol hakkını kendisine ait gördüğünde yayların üstüne doğru gaza basan sürücülerin de etkisi var.

alternatif dresden



Aşağıdaki notu 29 Haziran gecesi yazıyorum. Birşeyler kaymış gitmiş olabilir. Bağlamdaki bugün kelimesi 28 Haziran'a karşılık geliyor.

Bugün, dünden kalan yerleri gezdim bir miktar. Yeni ustalar sergisi'ne gitmeyi hedefliyordum, serginin yerini bulamadım. Barış'la daha sonra konuştuğumda zaten bulamayacağımı söyledi; Maya (oda arkadaşı) serginin geçici bir süre kapalı olduğunu söylemiş. Bunun yerine şehirdeki Rodin sergisini gezdim. Rodin sergisi, sanatçının müsveddelerini, prototiplerini ya da az bilinen çalışmalarını içerse de oldukça verimliydi, yorulana kadar sergi gezdim kısacası.

Rodin sergisinden önce gördüğüm ilginç bir yer de Augustusstraße. Cadde boyunca Saksonya'nın 19. yüzyıl sonuna kadarki yöneticilerini arka arkaya gösteren bir duvar resmi var. Şehrin geri kalanı gibi bu resim de meşhur Dresden bombalanmasından nasibini almış, Meissen seramiğinden bu görüntüyü tekrar yerine koymuşlar. Şehir -Zwinger'daki gibi- bombalanma hiç olmamışçasına ayakta, ancak Augustusstraße'deki duvar resminin kitabesindeki gibi de Anglo-Amerikan bombardımanını unutmamış.

Bugün eski şehirde gördüğüm diğer bir yer de Frauenkirche, Türkçesiyle "Hanımın Kilisesi". Dresden'in bombalanması sırasında herşeyler beraber kilise de yerle bir olmuş. DDR zamanında da dinle imanla ilgilenen pek olmamış; o nedenle bir yıkıntı halinde kalakalmış. Geçen sene kilisenin yeniden inşası tamamlanış. Dresden'deki diğer tarihi binalar gibi kumtaşından ama daha açık bir renkte, çunkü kumtaşı isle kirle kararan bir malzeme çeşidi. Açık renkli yüzeyin arasında koyu renk eski taşlar da var. Kathrin bu taşların eski oldukları yerlerde olduğunu söyledi. İlk açıldığı zamanda önünde inanılmaz uzun kuyruklar olurmuş, bugün de turist grupları girişinde uzun bir kuyruk vardı. Kiliseye vardığımda bireysel giriş için kapalıydı, sanırsam yarın tekrar deneyeceğim.

Frauenkirche'den sonra Elbe'nin karşı kıyısına çıkıp Neustadt'a yani yeni şehre gittim. Yeni şehir de çok yeni bir yer değil, yanılma olmasın aman. Elbe kıyısında oldukça tarihi binalar var. Tarihi binalar bandının sonrasında da Güçlü Augustus'un altın yaldızlı bir heykeli var. Augustus, burası için Aşağı Saksonya Atatürk'ü diyebileceğimiz kadar değerli bir şahıs, sanırsam. Daha kuzeyde ise -şimdiki anlamıyla- Neustadt başlıyor. Neustdadt, tam genç işi, alternatif bir yer. Nüfus, görece genç. Punk nüfus oldukça fazla. Bir miktar içeri ilerledikten sonra -köpekli, tuhaf giyimli insanlara doyup- yeter dedim ve Barış'ın yanına gittim.

Barış'la beraber tekrar Neustadt'a gittim. Barış, ortamın güvenli olduğunu söyledi, Punkçılar sadece bira parası istermiş, Neo-Nazileri de sevmezmiş. Bilmiyorum, bana göre üç vakte göre o adamlar patlayacak. Punkçıların dışında da Neustadt çok alternatif. Bazı binaların ön yüzleri sanat eseri sayılacak graffitilerle bezeli. İlginç şeyler satan dükkanlar var. Hatta şehrin en büyük döner-lahmacuncusu olan ve daha önce tramvayların üstünde reklamlarını gördüğüm Dürüm Kebap Haus da burada. Dresden, adım başı Türk görülen Berlin olmadığı için anlatılası bir lokanta. Kathrin, Barış ve ben orada bir akşam yemeği yedik. Fiyat olarak ucuz, ancak yediğimiz lahmacun pek Türkiye'dekine benzemiyor. Marullu ve creme fraîche soslu lahmacunu biraz zor benimsedim, ne de olsa lahmacunun üstüne sıkılan limonun tartışıldığı bir ülkeden geliyorum. Ne satsalar satsınlar adamlar çok popüler. Barış'ın (ve ona eski ev arkadaşı Jana'nın) anlattığı kadarıyla adamlar ufak bir odacık olarak başlayıp Neustadt'da komple bir bina sahibi olmuşlar.

Biz yemek yerken de yan masaya iki Alman erkek oturdu. İki Efes ısmarladılar, -Germen adetleri uyarınca- birbirlerinin gözlerinin içine baktılar ve büyük bir iştahla Efes'leri diktiler. Bunu gördükten sonra bir sonraki durağıma kadar "Avrupa'da Türk İzleri" temalı birşey söylemek istemiyorum. Adamların memleketine kadar gidip bulanık Häffenweißer içerken bu durumu bir daha düşündüm.

2006-06-28

dresden'de dün..


Bu yazı da asenkron olarak hazırlandı. Sanırsam bundan sonra hep böyle, zaten asıl amaç gezmek :)

Dün Kathrin ve Barış sordu: "Ee, Dresden'de nereleri gezeceksin?". Ben de bugün için Altstadt'ı (Eski Şehir) gezeceğimi hatta becerebilirsem gezmeyi bitireceğimi söyledim. Tabi bu hesapta müze gezmek yoktu, bugün Kathrin'le Eski Ustalar resim galerisine gittik. Dresden'de gerçekten büyük bir kolleksiyon olduğu için eserleri Eski Ustalar ve Yeni Ustalar olmak üzere iki galeriye pay etmeyi uygun görmüşler. Klimalı ve aralarda dinlenme koltuklu olması nedeniyle müze hem benim hem de 8.5 aylık hamile Kathrin için iyi bir yer oldu. Yorulduğu için Kathrin bir süre sonra gitti, gerisini yalnız gezdim. Galerinin çoğunu bitirdim sanırsam, ancak bu benim üçbuçuk saatimi aldı, üstelik çıktığımda yürümekten yorulmuştum, herhalde bina içinde kilometrenin üstünde bir mesafeyi gittim. Eğer Ermitaj, Louvre ya da British Museum gibi büyük müzeler arasında adı geçmeyen Dresden müzesinin bir kısmı böyleyse ben onları düşünmek bile istemiyorum. Eser sayısı gerçekten çok, bazıları da çok ünlü şeyler. Müze, Rafaello'nun Sistine Madonna'sıyla övünüyor, ama bunun dışında bir sürü Rembrandt, Rubens, Botticelli, Tiziano resmi var. En üst katta -geçici mi kalıcı mı olduğunu anlayamadığım bir Cranach sergisi vardı. Bütün bunların maliyeti bana 6 euro oldu. Fotoğraf çekme izni olan 5 euro'yu vermektense 12 euro'ya bir kitap almayı tercih ettim. Viyana'da hem gezme zamanı olmadığı hem de maliyetli olduğu için Schönbrunn'un içini, İspanyol binicilik okulunu ya da benzeri bir yeri gezmemiştik. Burada hem zamanım bol hem de gezi hesaplı gibi.

Burada diğer gezilecek yerler olarak Yeni Ustalar galerisi, tamiratı bu sene içinde bitmiş olan Frauenkirche, Neustadt, VW Phaeton fabrikası ve Saksonya İsviçresi var. Bunların hangilerini gezebileceğimi ilerleyen günler gösterecek. Doğru zaman dilimini ayırdıktan sonra gitmek zor değil, Viyana'nınki kadar olmasa da Dresden'in de iyi organize edilmiş bir toplu taşıma ağı var. Elbe nehri merkezli bir şehir olması sebebiyle metro yerine tramvayı tercih etmişler. Tramvay vagonları sanki Eskişehir tramvayına göre daha geniş iç hacim sunuyor. Bilet kontrol sistemi Viyana'daki gibi şeref üstüne kurulu, biletin tipine göre ilk kullanım öncesi ya da sefer başına bir kez damgalatmak gerekiyor. Kontrol eden yok, ancak kontrole takılırsa kaçak yolcuyu -buradaki adıyla Schwarzfahrer- yüklü bir ceza bekliyor.

Yedi günde Finlandiya'da bir "Huomena" (günaydın) bir de "Kiitos" (teşekkür) öğrenmiştim, geçen cumadan beri Almancayı baya ilerlettim. Almanca isim tamlamalarını alt kelimelere ayırabiliyorum, bazılarının anlamlarını da tahmin edebiliyorum. Bunu İngilizce'yi kendi ana dili gibi konuşan Germen halkına borçluyum; adamlarda zaten İngilizce vurgusunu tutturma kaygısı yok, bir de araya kendi kelimelerini sokuşturuveriyorlar. Bir de şunu öğrendim; üstünde dar Helvetica fontla "Achtung: ..... verbotten" yazan bir tabela varsa topluluktan farklı hareket etmemek gerekiyor. Başka bir fontla olmuyor bu tabelalar, Fin halkının Ilta-Sanomat'ın başlığındaki fonta olan sevgilerinin aynısı Germen halkında bu dar Helvetica'yı uyarı levhalarında kullanmak şeklinde var. Bizde olsa restoran menüsünü de teknik raporu da nükleer serpinti uyarısını da Comic Sans MS ile yazardık.

Dresden de kuzeyde olduğunu belli ediyor, saat 21:45 ve cami olsaydı akşam ezanını az önce okumuş olurdu. Sabah da erken oluyor, bu sabah yine erkenden bir uyandım saat 5 gibi, etraf çok aydınlıktı. Neyse, bu demektir ki giderken çok problem olmayacak.

Buranın mahalli birası Radeberger, bir Pilsen. Ancak içimi Efes'e oranla daha rahat, çok aromatik değil, Miller'ın Pilsen ekolü olanı gibi. Burada bulanık -ve lezzetli, besleyici!!- bira ekolü var mı yarın Barış'a bir soracağım.

2006-06-27

berlin-viyana-dresden


Dün Viyana'dan City-Airport Train ile Schwechat havaalanına gittim. Geldiğim trenin yolunu bulamadığımdan bunu yaptım, ama çok terlemiştim klimalı tren iyi oldu zira şehir -Antalya'yı aratmayacak şekilde nem içinde yüzüyordu. Bu durumu uçakla seyir yüksekliğine çıkınca daha iyi farkettim. Belli bir yüksekliğe kadar yeryüzünü bir pus kabuğu kaplıyordu. Berlin'e kısa sürede ulaştık.

Otelden çıkarken sıcaktan bunalmıştım, hemen arka caddedeki Hür-Paş Süpermarkt'dan (-market değil aman) bir ufak Gazi ayran aldım. Bu sayede gurbetteki ortam neye benziyor, bir bakarım dedim. Ayranıyla bulguruyla Türk işi gıdalar satılıyordu, ama o da ne... Markette Por-Çöz, Ace çamaşır suyu gibi bir sürü Türkiye kaynaklı temizlik malzemesi var. Herhalde kadınlar ya Türkçe bilmiyor ya da gavurun malına güvenmiyor.

Viyana'daki Türk nüfus çokluğunun benzer bir şekli Berlin'de de varmış, Viyana'da anlatılan efsaneler Berlin'de gerçek oldu; otobüs bileti alma otomatında Türkçe menü var. Otobüse bindikten sonra -ki otobüs Kreuzberg'den geçmiyormuş bile- etrafa bakına bakına gittiğimde bol bol Türk dükkanı gördüm, dönercisinden marketine kadar.

Berlin'den Dresden'e giden tren Berlin Hauptbahnhof'dan kalkıyordu, otobüs yolu boyunca kaçıracak mıyım istasyonu diye diken üstünde gittim. Vardığımda farkettim ki bina kaçırılamayacak boyutlarda. Binada beş kat tren rayı var, gerisi tamamen alışveriş merkezi. Girince kendi kendime "Alman yapmış yaaa" dedim. Ancak binayı Kanadalı Bombardier yapmış, global ekonomi işte. Yerin altındaki peronlardan birinde 15:42 Prag trenine bindim (ki tren denen saatte gelip kalktı) ve Dresden istasyonunda indim,, iki saat sonrasında. Bu durumun darısı memleketimin başına. Hızlı-tren-şovların arasında memleketi demir ağlarla ören birisi çıkarsa ölene kadar her şeçimde oy basacağım.

2006-06-26

cumartesi akşama ek...




Yandaki görüntüyü Alper gördükten hemen sonra bize de gösterdi, gördük güldük. Yer: Millenium Center'daki oyun salonu, Viyana.

çevrimdışı (yine)



Aşağıdaki not dün gece yazıldı. Yorgunluk had safhada değil, zira üçüncü defa ilk U6 ile uyanınca daha uç noktalarda da dayanabildiğimi öğrendim.

Bugün de otelden onda çıkıp onda dönmeyi başardım, Viyana gez gez bitmiyor. Bugün için az para çok emek ile Schönbrunn sarayını gezmeyi hedeflemiştik, zira tam tur uzuun bir süre alıyor ve 35 eurodan fazla tutuyor, bir euro 2.10 YTL olmuşken bunlar çok akıllı hareketler değil. Ne ekibi de dağıtmak istedik, ne de Alper'in maaşını Schönbrunn sarayına yatırmasını, zira giden herkesi gezdirmiş durumda. Kendisine şu satır arasından teşekkür ediyorum tekrar. Çok yorucu bir hafta sonu geçirdim, o da dinlenilesi hafta sonu tatilinin neredeyse tamamını benimle beraber geçirdi, sağolsun.

Schönbrunn Sarayı gezmekle bitmeyecek bir yer. Habsburg ailesi, bir aile için biraz fazla bir alana, birkaç futbol sahası olarak kestirip atabileceğim ölçüde bir yere ev yapmış. Evin büyük bir ön bahçesi, büyük bahçeden aşağı kalmayacak bir arka bahçesi var. Arka bahçesinde de büyük sarayın çocuk eğlencesi labirentleri var. Görece cüzi bir paraya labirentlerde yol bulma oynanabiliyor. Labirentin şurasında da şu var demeyeceğim, aramızda labirente gidecekler olabilir.

Sarayın yerinde duruyor olması, Avusturya hükümeti için büyük rakamlı faturalar demek olmalı. Çünkü sarayın bahçelerinin ehil bahçıvanlarca bakımı bile bir bahçıvanlar ordusu gerektirir; ağaçların kemer şeklinde budanaması, labirentler, çitler ve onlarca metre uzanan gül çardakları, mevsimlik dikilen çiçeklere ek olarak görebildiğimiz bakım kalemleri. Saray binasıyla etraftaki bir sürü heykel de eklenince daha uzun bir bakım listesi çıkıyor. Saray o kadar büyük ki insanoğluna böyle altyapı sorunlarını düşündürtüyor.

Saray'dan sonra bir şehir manzarası görebilmek için Kahlenberg'e gittik. Kahlenberg tarafı, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın Viyana'yı görüşü için konuşlandığı yer imiş. İlgili bir anıt var, ancak Almancasından çok birşey anlayamadık.

Yemek için Grinzig'de bir restorana oturduk. Alper, restoranın daha önce denenmiş, yiyeceğiyle içeceğiyle başarılı bir yer oldupunu söyledi. Restoranın muskat şaraplarını hatırlatan aromatik bir beyaz şarabı var. Hindi schnitzel ve kebap çeşitleri yendi, uzun uzun konuşuldu. Daha sonra da herkes kendi oteline döndü. Restorandaki garsondan da görüp dikkat ettiğim şey, Avusturya'da her yaştan kişilerin çalışıyor olması. Ya sosyal devlet sistemi bizim hayal ettiğimiz gibi çalışmıyor ya da sosyal devlete veya bir sosyal varlık olarak millete güven çok az.

Viyana'yı iki günde bitirmeye çalışmanın bilançosu cumartesi akşamı otele apış arası pişikle, pazar günü de amele yanığıyla dönmek oldu. Tabi ben bitsem de Viyana bitmedi, çok emek harcamak lazım çook. Yarın erkenden kalkıp hesabı kapatacağım, metroyla havaalanı treninin kalktığı yere gideceğim. Havaalanına erken varıp Berlin Hauptbahnof'un eskisi mi yenisi mi olduğunu öğrenmem lazım, Tegel'e geri döndüğümde insanlara mantıklı sorular sorup Dresden trenine giden otobüsü bulmalıyım. Tabi bir de Internet erişimi bulup bu yazıları kopyala-yapıştır yapmam gerekli, eğer Pazartesi okuyabiliyorsanız bir şekilde bunu başarabilmişim demektir.

çevrimdışı 3


Aşağıdaki not geçen Cumartesi gecesi yoğun bir fiziksel yorgunluk altında yazıldı. Yazım ve gramer hataları için affınıza sığınıyorum.

Bilgisayarı almamam isabet olmuş zira şu an saat 23:56 ve otele girdikten sonra sadece banyo yapıp bilgisayarı açtım. Onun haricinde bugün saat 10'dan şu ana kadar gezdik. Çok sağlam yürüdüğümüzü düşünüyorum. Haritadan kestirebildiğim kadarıyla beş kilometrenin üzerinde. Öncelikle iç halkayı tavaf ettik, Stephansdom, Hofburg Sarayı külliyesi, Opera binası, Volksgarten, Maria Theresia meydanı, belediye binası ve meclis binası görüldü, tarihi/turistik bölüm "tavaf" edildi. Daha sonra Mariahilfer Strasse turlandı, U6 ile doğru Donauinsel'e (Tuna adası) gidildi. Tuna adası civarında uzun bir süre eğlenildikten sonra dönüldü. Gün boyunca 140 fotoğraf çekildi. Yorumsuzdur.

Alper'le saat 10:30'da Stephansdom'da buluştuk, ama oraya saat 10'da gittim, böylelikle yarım saat etrafı izleme fırsatım oldu. Turistiyle beraber Viyana gerçekten kozmopolit bir yer, İstanbul yanında saf Türk kalır. Finlandiya'daki para üstlerinde salt Fin aslanlı bozukluklar geliyordu, burada ise Avrupa'nın her yerinden bozukluk veriyorlar. Bu kozmopolitliğin bir sonucu da kızların güzel olması. Mariahilfer'de yürürken her milletten kendine dikkat edeninden, bakımlısından kızlar görüyorsunuz; istatistiksel olarak Viyana'nın Oulu'dan bu nedenle bir başarısı var diyebiliriz. Diğer bir başarısı da lokanta/pastane/otel yemek takımlarında. Tabak ve bardaklar görece ince porselen, çatal bıçak ise kibar görünümlü.

Bugünkü bir deneysel sonucum da şu oldu; şehrin Türk mahallesi dışında avam yerlerinde bir Türkçe ses duyma periyodunuz 15 dakikanın altında. Yandan geçip de "evet bu da bizden" denenleri tartışmalı sonuç verebileceği için ihmal ediyorum.

Viyanalılar bu sene kafayı Mozart'la bozmuş, oysa şehirde Beethoven, Haydn, Verdi, Berg, Mahler, Baba ve Oğul Strauss ve Richard Strauss da yaşamış, Mozart sevmez biri olarak onların neleri eksik diyorum.

Tuna adası bir festival ortamı olmuş, her yerde standlar açılmış paralel konserler var. Tabi Avrupa'da lunaparkçılığın pîri Avusturyalılar lunapark eğlencelerini de ihmal etmemiş. Memleketin -gördüğüm iki Corona şişesi dışındaki- tek ithal birası Efes'i satan ve hiç şüphesiz yanında döner de yapan standlar zıp zıp eğlenen gençliği doyuruyor. Biz de Türk solistli bir etnik caz konserine gittik. Halaybaşı olmasam da konser alanının halay başlatıcısı oldum, kendimle gurur duyuyorum. Konserin sonu havai fişek gösterilerine meze oldu, ama konser çok güzeldi. Havai fişek gösterileri de muhteşemdi, hatta Türk büyükşehir belediye başkanları tarafından görülesi ve ders alınasıydı.

çevrimdışı 2



Aşağıdaki günlük yazısı da 24 Haziran sabahın köründe ilk U6'yla uyanılıp yazıldı, ancak bugün Berlin-Tegel'den gönderilebiliyor.

Sabah 6:30 öncesi uyandım, zira burası işlek bir bulvara bakıyor, bulvara paralel de metro U6 geçiyor. Metronun ve bulvarın karşısı, Kanuni'nin surlarla çevrili şekilde gördüğü yer sanırsam, Viyana'nın eski şehri. Burası merkezi görünse de kenar bir mahalle görünümünde; Viyana'nın Türk mahallesi. Trabzon vakfıkebir ekmeği fırını var. Hatta dün Alper ve Serdar ile yemeğe gittiğimiz yerde Türkiye'de kahvelerde kullanılan türde bir çay ocağı vardı (Serdar'ın çok hoşuna giden tabirimle "enterprise edition" çay ocağı). Viyana'da kaldığım 12 saatlik bu süre zarfında gördüğüm kadarıyla Viyana'yı bir daha kuşatmaya gerek kalmamış.

Benzer bir durum Berlin-Tegel havaalanında vardı, -en azından bizim gözümüzle- Alman'a benzemeyen insanlar çoğunlukta olmasa da oldukça çoktu. Havaalanları genelde şehirden daha kozmopolittir ve Berlin'de Dünya Kupası havası var, bu nedenle de yanılmış olabilirim. Berlin ilk zaman dilimi atladığım yer olduğu için ufak bir sorun da yaşadım. Uçaktan indiğimde cep telefonu 18:40 gösteriyordu. Viyana biletimde ise 18:55'de boarding başlıyor diye yazıyordu. Ben koşturarak gösterilen kapıya gittim, ama kapıda Air Berlin yerine başka bir havayolu vardı. Gişedeki kıza İngilizce sordum birşeyler, bir süre karşılıklı İngilizce'den sonra "Türk müsünüz?" sorusu soruldu ve normal bir biçimde problem çözüldü. Saatimi bir saat geri almayı unutmuşum.

Otel sıhhi görünüyor, ancak -aynı fiyata ayarladığım- Oulu'daki otelle kıyaslanamayacak kadar konforsuz. "Ay hızlı Interneti de yok" demedim, hakikaten konforsuz. Öncelikle katta tuvaletler ortak. Klima benzeri bir sistem yok ve tahminimce burası Ankara kadar sıcak. (edit: İzmir-Antalya arası diyelim.)

Viyana'da Internet'e gerek yok zaten, her yerde bir sürü aktivite var. Fin halkı yapacak birşeyleri olmadığı için Internet bağımlısı olmuş. Bugün akşama kadar gezeceğimiz için bilgisayarı almıyorum, zira 2.8 kilo 2.8 kilodur. Alper ve Serdarla Stephansdom'da buluşmadan önce de bir Mariahilfer yapmam gerekecek Özge'nin ufak bir değiştirme işi için.

Çevrimdışı log 1


Aşağıdaki günlük yazısı 23 Haziran'da Helsinki Vantaa havaalanında yazıldı. Ancak hafta sonundaki erişimsizlik nedeniyle bugüne sarktı. Takip edenlerden özür diliyor, Berlin-Tegel havaalanından okurlara selam ediyorum.

Sabahleyin otelden çıktık, önce bir Stockmann yapıp sonrasında da 19 numaralı otobüsle havaalanına gittik. Finlandiya'da alkollü içki satılmıyormuş markette, o nedenle Stockmann'ın hemen yanındaki Alko'ya gidip bir şişe Salmiakki aldım. Salmiakki'nin neden %35 olduğunu da sonunda anladım, zira %40 alkollüler %50 vergi ekiyle beraber satılıyor; duty free'de eu içi ve eu dışı fiyatları görünce aklım başıma geldi.

Helsinki Vantaa havalimanındayım. Burada önce Rıdvan abiyle bir miktar gezindik, duty free'leri dolaştık. Şişe suyun dışarıda 25 kuruş, İstanbul havalimanında 2 YTL olduğu Türkiye'nin tersine Finlandiya'da herşey her yerde aynı fiyata; şişe su her yerde 1 euro, bir kutu Fazer mint her yerde 5 euro. Muhteşem birşey. İnsanlar hiçbir yere gizli gizli yiyecek taşımıyor.

Barış'a telefon numarası atacak kadar bir Internet bağlantısı aldım, bağlantının saati 4, günlüğü 8 euro. Bilseydim günlük alırdım, bir süre daha buradayım. Air Berlin uçağı yarım saat rötarlı, başka birkaç uçak da rötarlı. Wikipedia'ya bakarsanız da Vantaa AB'deki en dakik havalimanı seçilmiş. Pehhh. Internet de bitince bir daha almak istemedim, nasıl olsa böyle bir çevrimdışı gereksinimi olacak dedim, başladım yazmaya. Uygun zamanda yazıyı yerine atacağım.

Bileti almak için de bir miktar macera yaşadım. Bu uçak dünyasındaki iki biletliliği anlayabilmiş değilim (bilet ve boarding pass denen şeyler), havaalanından çıkıp tekrar boarding pass almam gerekti, bunu da biraz geç farkettim. Neyse ki herşey pürüzsüzce halloldu, sanırsam bagaj için de ekstra fiyat almadılar. Konferans proceeding'lerini de koyunca 20 kilo üstü oldu, bunun için para alacakları yazıyor, Ankara'da bavulum 15 kilonun altındaydı. Tuhaf.

Uçakta yemek olmadığı için Stockmann'dan yiyecek birşeyler bakındım, bir balıklı ekmek aldım. Finliler lembas yapmış ya, içinde dün yediğimiz hamsinin ufağı tatlı su balıklarından var, dışı da çavdar ekmeği. Bunlar közde pişmiş. İki sene önce Türkiye'ye geldiğinde Kathrin bizim ekmeklerin biraz kof olduğunu söylemişti, buranın ekmekleriyle karşılaştırınca bizim en kutsal gıdamız ekmeğimiz çok zayıf kalıyor.

2006-06-22

test

blog denen şeyi kullanım modeli dışında kullanınca saçmaladı. bu iletiyi yoksayın.

aktivitesiz gün

Rovaniemi'ye yer olmaması nedeniyle bugün kendimizi şehre verdik, zaten merkezini gezmiştik ama daha dışını da gezelim, plajına gidelim dedik. Kapalı perdelerin ve yorgunluğun da etkisiyle beklediğimden 1.5 saat sonra uyandım, sanırsam biyolojik saati yalama ettim.
Oulu şehir merkezi adalara bakıyor, adalar da öbür yüzleriyle Botni Körfezi'ne. Buranın plajı Nallikari diye bir adada, Nallikari 2 km uzaklığıyla bisiklet mesafesinde bir yer. Hava kapalı olduğu için bisiklet kiralamayı göze alamadık, mayomuzu havlumuzu alıp otobüsle gidip yürüyerek döndük. Oulu'da denize girmek uygun hava ve sıradışı mekan nedeniyle kolay yapılır radikal bir hareket gibi görünmüştü ama denizi görünce beklediğimden zor olduğunu farkettim. Deniz -Helsinki'deki gibi- kahverengi, bunun nedeni de kahverengi yosunlu zemin, nehirlerin taşıdığı mil ve insan kaynaklı kirlilik. Heryerin denizi Antalya denizi değil tabi. Plaja vardık, etrafa baktık, fotoğraflarımızı çektik ve geri döndük.

Utku'dan gelen özel istek nedeniyle bugün bir miktar macera yaşadım: Nallikari'den dönüş yolunda aralarında İsveççe konuşan orta yaşlıya yakın güney İsveçli bir çifte rastladık, ikisinin elinde de birer çocuk arabası. Adam, üstümdeki DDR tişörtü nedeniyle bir seslenme ihtiyacı hissetmiş, çocukları beklemekten huysuzlanmalarını İsveççe dile getirene kadar sosyal(ist?) devlet üzerine konuşmak durumunda kaldık. Nallikari yolu üzerinde ahşap evler var, evler biraz ufak, kaba, iç karartıcı renklerde ama buranın eski mimarisi gibi, o nedenle insan görünce diğer evlere göre içi daha çok ısınıyor. Çift, bu evlerin bir vakıf (ya da benzeri birşey) tarafından kiralandığını ve genelde sanatçıların oturduğunu söyledi. Yakın zamanda da bu vakfın, evleri yeni zenginlere sattığını anlattılar; bu alıcılar tahminen bilişim insanları. Sosyal devlet nedenli olarak Oulu halkı tek sınıf, üstü yok, altı yok, herkes hemen hemen aynı şekilde geziniyor. Fiyatlar her yerde aynı, giyimlerin kalitesi her yerde aynı. Birilerinin kazancının diğerlerinin kaybı olması bu insanları rahatsız etmiş, zira birden fazla sınıf olması onlar için yabancı ve rahatsız edici birşey.

Bu olay DDR tişörtünün ilk çekiciliği değil bu, ikinci dünya savaşı'nı görmüş olduğu bariz bir amca şehir merkezinde yanaşıp benimle Almanca konuşmaya çalışmıştı, bugün de kasabanın delisi tipli biri tişörte bakıp Fince birşeyler söyledi, Rıdvan abi para istediğini söyledi. Bulunduğum ülke sakinlerinden olur alana kadar DDR tişörtünü AB sınırları içinde giymeyeceğim.

Japonlar az önce Brezilya tribünlerini üzen birşey yaptı, durum 1-0 oldu. Burada da dünya kupası var, ama birinci yarı bir kanalda, ikinci yarı diğer kanalda. İşin tuhafı aynı kuruluş (YLE) maçları yayınlıyor. Devre arasında dikkatli olmalı.

Yarın inşallah Oulu-Helsinki Vantaa-Berlin Tegel-Viyana aktarmalarını yaparak Viyana'da olacağım. Viyana'daki otel Am Lehrchenfeld'in şehir merkezine yakın olmak dışında çok bir artısı yok, buradaki Sokos Arina'daki hızlı (öyle böyle değil) Internet'den orada olmayacak.

2006-06-21

buranın neleri meşhur?


Bugünümüzün konferansı kapattıktan sonrası alışverişle geçti. Finlandiya'nın bir alışveriş memleketi olmadığından birkaç yazı önce bahsetmiştim. Bugün bunu biraz daha açmak istiyorum.

Tahta: Fin ülkesi dört temel elementten mürekkep: toprak, su, hava ve tahta. Ülkenin gördüğümüz kısmının çoğu yeri -abartmıyorum, su terazisiyle ayarlanmış gibi- aynı yükseklikteki sık iğneyapraklı ağaçlar tarafından kaplandığı için tahta bol. Ne kadar işçilik geçirdiğine göre fiyatı çok değişen birşey; çok düzgün tahtadan fabrikasyon şeyler çok ucuzken tahtadan el işi şeyler inanılmayacak kadar pahalı. Örneğin, konferans konuşmacılarına da verdikleri el oyması motifsiz kupalar kırk euro civarında. Kupaları görseniz içinizde birşeyler cızz eder. Finlandiya herhalde PVC doğrama konusunda dünyanın en geri ülkelerinden birisi; her yerde istisnasız ağaç doğrama var, ancak bu doğramalar fabrikasyon ve Türkiye'de çok az yerde görebileceğimiz hassasiyette üretilmiş şeyler.

Ren geyiği boynuzu: Finlandiya'da sudan sonra en ucuz şey. Ren geyikleri yılda bir kez boynuz döktükleri için bol bulunabiliyor. Doğrudan boynuzdan yapılan şeylerin fiyatları oldukça ucuz, bu şeyler iyi birer Finlandiya hatırası da oluyorlar. Bunun dışındaki Fin hatırası olarak alınabilirler arasında tilkiden yapılma Davy Crockett şapkası, Muumi logolu eşyalar, yünlü şeyler de olduğunu gördük.

Patates: Eskimo dilinde karı belirten 24 ayrı kelime olduğu gibi bir şehir efsanesi vardır ya, Türkiye'deki marketlerde tazesi ve taze olmayanı olmak üzere en fazla iki çeşit olan patates burada 5-6 grup olarak satılıyor. Yemeklerde çok patates yediğimden midir bilmiyorum, cinsleri farklı mı diye sormak bile istemedim, uzaklaştım hemen.

Gıda: Domuz ucuz ama bize pek hitap etmiyor. İlk sabah yarı deneysel yarı yanlışlıkla yediğim az miktarı midemi çok kötü bozdu, sanırsam proteinlerine alışık değilim. Domuzun yanı sıra ayı ve elk (moose) eti de satılıyor konserve olarak. Ren geyiğinde böyle bir problem yok, abur cuburla aynı fiyata yüz gramlık paketlerde fümesini satıyorlar, muhteşem. Dünya kupasının yanında iyi gidiyor. Tabi bu bir Fin geleneği değil.

Deniz ürünleri: İlginç bir biçimde pahalı. Somonun kilosu Türkiye'dekinin iki katı. Tahminen ringa ve somon dışında hemen herşey dış kaynaklı.

Elektronik eşya: Herkesin tahminine uygun olarak buradaki herkeste -Fin kızılayı dağıtmış gibi- Nokia telefon var. Ancak, Türkiye ile fiyat farkı çok yok. Genelde fiyatlar Türkiye'den pahalı ya da Türkiye ile aynı. LCD televizyonlar, Hi-Fi ve Playstation oyunları biraz daha ucuz. PS2 oyunları taşımaya üşendirecek kadar farklı, Hi-Fi ve LCD televizyonlar ise fiyat farkına katlandıracak kadar ağır. Bu paragraftan da çıkarabileceğiniz gibi yüzbinlik Oulu'da iki Hi-Fi'cı var.

Şekil: Reklam panosu. Trafik yavaş olduğu için bilboard'a gerek yok zaten, böyle panolar yetiyor. Reklamı yapılan şey ise salmiakkili dondurma. Nasıl birşey olduğunu düşünmek bile istemiyorum.

turkish team

Az önce buradaki Türkler olarak bir bira içtik. Hakan yirmi yıldır Ottawa'da oturan bir abimiz. Gökçe'yi biliyorsunuzdur, Günay'ı da duymuşsunuzdur. Hakime, Baki ve Fikri, Ali'yle beraber Aselsan'dan; fotoyu Ali çekti. Bu kadar yüksek bir katılım oranımız olması nedeniyle milletçek bu XP işine meraklıymışız bunu anladım.

Bugün güzel öğle yemeği ve akşam yemeği yedik; öğleyin ren geyiği vardı, akşam da deniz ürünlü bir konferans yemeği. Ren geyiği yemeği bol patatesli bir lappskojs şeklindeydi, o nedenle çok beğeni toplamadı. Et güzel ama ya, ben etli yerinden seçtim koydum; memlekette işgücü pahalı olunca self servis herşey :) Akşam yemekte de terbiyeli çiğ somon, vatoz balığı panesi, karides salata, midye vs vs vardı, oldukça başarılıydı; sadece sarkastik bir Norveçli-Botswanalı-Güney Afrikalı-Danimarkalı abiyle -ki tek bir insan bu- aynı masaya oturmamız biraz tatsızdı. Ortamın güzel mühendis sohbetlerinden birini yaptık ama velakin.

Adaptör problemi bitti gitti, artık bu konudan daha fazla bahsedip kimseyi germeyeceğim. Biletlerim de var. Burada kâğıdın yok bir kıymeti; bu nedenle "bir print verir misiniz" deyince bedava herşey. Dünyanın bir numara kuşe kağıt fabrikası burada. Eşantiyon defterin sayfaları bile kaymak gibi. Hatta.... inşaat kalıbı olarak kullandıkları kalitedeki tahtalardan biz Türkiye'de lambri yapıyoruz, mübağla yok.

2006-06-19

burada hayat varmış


Bugün Pazartesi, burada hayat olduğunu gördük sonunda, dükkanlar açık, zaman olarak akşam üstü şehir merkezi doluydu. Aynı şeyi barlar ve club'lar için diyemeyeceğim. Hediyelik dükkanlarına, kapalı pazar yerine ve Stockmann'a (dept store) gittik. Hediyelik dükkanlarında çok birşey yok ve pahalılar. Lapon başlığı satmıyorlar, Finlandiya tshirt'leri (baskılı atlet) 20 euro, ayakkabıya bota sığmayacak kaba yün çoraplar 10 euro. Adamların işgücü astronomik pahalı, pahalı olmasının sebebi de yaptıkları işi iyi yapmaları değil de işi kışın da aynı fiyata yapmaları olmalı. Sonunda Gökçe'yi beklemeden aradım buldum ren geyiği eti de yedik, kilosu 100 euroya pastırması var. Tüm Türk tostçuların rüyası bir aletle kesmişler, traş bıçağı jiletleriyle aynı kalınlıkta.

Nokia ve Siemens mobile network konusunda birleşmiş, televizyon benim bile anlayabileceğim bir süre boyunca bunu anlattı. Adamlar için çok önemli bir haber olsa gerek. Gazetelerde böyle şeyler pek yok; her yerde Ilta-Sanomat tabloidi var, bir tane de ciddi gazete var Helsingin Sanomat diye. Gazete satıcılarında gazetenin ön sayfasını gösterir bir afiş asılı oluyor -tamam vardır belki başka yerlerde de, ama ben ilk defa gördüm böyle birşeyi. Hava durumu vardı az önce, havanın yağışlı olabileceğini söyledi sanırsam.

Buraya gelmeden önce Finlandiya kızları güzel diye iddia eden arkadaşlara hitaben bir miktar yorumum olacak: Oulu'da yok öyle bir durum. Obezite -şişmanlık demedim- maalesef yaygın, bunu da patates, margarin ve millî tatlı abur cubur üçgenindeki beslenme rejimlerine bağlıyorum. Abur cubur konusunda da çok zevkliler, denediğimiz abur cuburların tadı süper. Güzel kızlar da var, konferansta var bir -tahminen- İsveçli 1.85 manken. Resepsiyondaki kızlar tartışmasız güzeller. Benzeri bazı kasa başı işlerde çalışan kızlar da çok güzel. Onun dışında her yer obez, gotik ya da oeehhh kızlarla dolu. Ha, ben süper bir insan mıyım, hayır tabi.

Resim: Oulu'nun sembolü polis heykeli. Hikayesini bilmemnesini bilmiyorum, "ketum polis" adlandırmamı Türk kafilesi beğendi.

seyir defterine ilk ek...


Buranın implementasyon problemleri nedeniyle bir post'a birden fazla resmi hoş bir düzende yerleştirmek mümkün değil, bir resim daha eklemek istedim, o nedenle bir ek gerekti.

Sabah filozof -iş unvanı bu- bir amcanın açılış konuşması var, hacker etiği temalı, asıp alışveriş yapasım var. Güç adaptörü online sipariş sonrası 23'üne gelirim dedi, 23'üne zaten ben gidiyorum :) Apple tüm Eurozone'a İrlanda'dan dağıtım yapıyormuş, Finlandiya'da da %22 KDV varmış. Dolayısıyla KDV geri ödemeli bir yerden adaptör almak çok mantıklı görünüyor. Bu gecelik Brezilyalı abinin adaptörünü aldım, fakat alet (Brezilya'da kullanılan) Amerikan pinlerle geldi. Resepsiyondan da adaptör bulamadım. Sonrasında aklıma geldi, fişler standart olmasa da cihaz-kablo bağlantıları hemen her yerde aynı; fotoğraf makinasının şarj cihazının kablosuyla bir bağlantı yaptım. Mümkün olduğunca web browse işlerini konferansın Internet odasından yapacağım, sadece Safari ve IE kullanılabilen (kalın ekran modeli) iMac'ler var; mac olmalarından ve ihtiyaç duyan hemen herkesin taşınabilir bilgisayar olduğu için oda çok tenha. Katılımcılar arasında gördüğüm kadarıyla yurt dışında Apple bize göre çok daha popüler. Yeni Mac'ler daha bir popüler; ilk tutorial seansında Ian diye bir İngiliz arkadaş vardı, adam Mac'i alıp kutusunun kokusuyla getirmiş, tabi aayarsız olduğu için -ve arkadaş da Mac yenisi olduğu için- biraz zorluk çekti. Ben de tutorial'da kullanılan araçlara yabancı olduğum için zorluk çektim, JMock testlerini Ian yazdı :) Kendimden utanıyorum, ama tabi bilmemek ayıp değil.

Burayla ilgili broşürleri okudum bir miktar, Oulu'nun Dünya kültürüne katkıları air guitar ve metal grubu Sentenced imiş. Yorumsuz.

sivrisinekler

Yandaki şeyi gördüğümüz sırada sivsisinek bulutları içindeydik, o nedenle tabelayı "dikkat, sivrisinek" şeklinde algılamak istedik, ancak bu ad burada bir mahallenin adı anladığımız kadarıyla. Yine de sivrisinekler dikkat çekecek ya da çok bulundukları yerlerde tabelanacak kadar önemli; bizim sivrilerden biraz iriceler ve bulutlar halinde geziyorlar. Finlandiya bir göller ülkesi, bulunduğu ortam nedeniyle de kar biçiminde çok yağış alıyor. Baharda bu karlar eriyor ve zemin bataklıklaşıp bir sivri cenneti yaratıyor. Şehir merkezinden doğrudan gördüğümüz su da nehrin deltası imiş aslında; deniz (Botni körfezi) şehrin baktığı adanın arkasındaymış. Gidip görmek lazım.

Saat itibariyle dün pazar idi ve hemen heryer kapalıydı, aslında geldiğimizden beri bar-restoran-dvd'ci olmayan açık bir Fin dükkanı göremedik. Bu insanların nasıl çalıştığını merak ediyorum; hemen herkesin mesaisi aynı saatlere denk geliyor, bu insanların yaşamak için alışveriş merkezine gitmesi, yiyecek ve kıyafet alması, arada bir okuyacak birşeyler edinmesi lazım. Bizimkinden daha sık işten izin alıp bu ihtiyaçlarını gideriyor olmalılar.

2006-06-17

domates


Bugün ilk Oulu günümü yaşadım. Havada dünkü koku yoktu-ya da ben alıştım artık :)

Bugünün bana yansıdığı kadarıyla yemek konusunda biraz fakir bir ülke bu Finlandiya. Sabah kahvaltıda light X peyniri, light X peyniri ve tütsülenmiş X peyniri (X'e dikkat etmedim, öğrenirsem atarım) dışında peynir yoktu. Tereyağı yerine margarin kullanıyorlar. İnce dilimlenmiş domates ve salatalık da vardı ama çok başarılı değildi; adamların ülkesi daha yeni bahar yaşadığı için domatesler sera domatesiydi. Kahvaltıdaki bir ilginç şey, benim yaptığım tarzda (şekerli sirkeli suda) hazırlanmış salamura ringa idi, çok lezzetli ama inanılmaz yağlı. Türkiye'de olsa kiloyla alıp köz üstü ızgarasını yapardık o balığın.

Çay ve kahve konusunda bir tuhaflık var. Adamlar çayı tek termostan/kettledan veriyor, kahveyi ise bir yerden verip sonra da seyreltiyorlar. Çay, bizim paşa çayı kıvamında, suyun az renklisi. Kahve için cappuccino makinası görünümlü makinalar yapmışlar, ilk havaalanında görüp "vay be, adamlar kahve delisi ama süperlermiş, self servis cappuccino yapılabiliyormuş" demiştim kendime. Oysa alet espressonun aktığı yerden filtre kahveyi, buhar çıkan yerden de sıcak suyu veriyor.

Öğlen yemekte ise somonlu çorba, salata ve çaydan başka birşey olmadığını gördük. Neyse ki çorba çorba değil bizim patates yemeğinin sütlüsü ve somonlusuymuş. Yemeğin yanına içecek olarak portakal suyu ya da süt alınabiliyor. Sonrasında kahvemizi içip düze çıktık neyse.

Öğlenki yemeğin başarısı nedeniyle Rıdvan abi kafasındaki Fin mutfağı keşiflerini süresiz ertelemiş, bana da uydu; akşam için fajitas yedik. Ancak domates burada da sorun oldu, sanki içinde domates oluyordu diye aklımda kalmış, tadı bir tuhaftı. Turizm bilgi bürosu açılınca Ren geyiği nerede yenebilir bir sorucam, duty free'de gördüğümüz 70 euroluk pöstekilerden başka Ren geyiği görmedik. Geyik olsa da ufak bir hayvancağızmış, iki koyun kadar et ancak çıkar.

Şarj cihazı hala problem. Burada dükkanların en çok açık olanı -bir kuzey Avrupa ülkesinde olmamız nedeniyle- Cumartesi yarım gün, Pazar tamamen kapalı. Konferanstaki Brezilyalı bir elemanda benimkisi tipten adaptörle çalışan PowerBook vardı, yarın hemen sosyal mühendisliğe girmeliyim, halama bir telefon edeyim de yollamasını isteyeyim. Adaptörün Finlandiya fiyatı yaklaşık 80 euro, çarşambadan önce de gelmez. Şarj cihazı gelene kadar da foto transfer+edit yok. Yazıyorum, kapatıyorum hatta yanımda taşımadan buradaki kasaya koyuyorum.

2006-06-16

üçlü talihsizlik...


Sabah 5:30'da kalktım, bavulumu kapatmadan önce bir e-posta yazdım. Sanırsam bavulu kapatmadan önce bilgisayarın şarj cihazını koymayı unutmuşum, tam hatırlamıyorum, bilincim yerinde değildi. Ankara-İstanbul uçağına zamanında yetiştik. Sorunsuz bir yolculuk geçirdik, Rıdvan abiyle çaprazdaki kişinin Murat Murathanoğlu olup olmadığını tartışmamız haricinde.

Sorunsuzluk kısmı İstanbul'a varana kadardı. 11:40'daki uçağa 13:10 gibi binebildik, bu nedenle de 16:30'daki Helsinki-Oulu uçağı kaçtı. Neyse ki bir sonraki uçağa bilet hemen verildi, ancak o uçak da rötarlı geldi. Kalkıştan sonra Oulu'ya kadar sarsıntısız dertsiz vardık, ta ki bavullarımızın olmadığını farkedene kadar. Problemler ve buranın milli içeceği kahve nedeniyle biraz başım ağrıyor, Rıdvan abininki çatlıyor. Apranaxlar da bavulda kaldığı için nöbetçi eczaneye uğramak zorunda kaldık, idareten birşeyler bulduk. Apranax muadili (naproksen sodyum'lu) ilaçlar reçeteye tabi olduğu için daha hafif birşeyler edinebildik. Prospektüs Fince çıktı haliyle, arkasındaki İsveççeden baktık biraz, göz kararı attık birkaç tane.

Şarj cihazı ya da Apple store bulana kadar sonraki post'ların varlığı tehlikede. Yazmassam gücenmeyin. Bir de, Viyana'ya ve sonrasına olan biletleri unutmuşum evde. Neyse ki A4'e yenilerini basınca oluyor.

Gördüğüm kadarıyla Helsinki yeşil karayla kahverengi denizin buluştuğu yerde bir şehir. Oulu denizi ne renk görmeye fırsat olmadı daha, olsa da mayo bavulda kaldı. Ancak Oulu'nun havasında hafif bir çürük yumurta kokusu var, herhal kağıt endüstrisinden mütevellit. Hem Oulu, hem de Helsinki havaalanlarında da bir tuhaflık var, uçaklar üç boyutlu bir S yaptıktan sonra iniyorlar. Taksiciler kazıklamıyor, taksimetre lineer işliyor, trafik kurallarına uyuyor. Ancak gözünü yoldan ayırmama adına iki saat cep telefonunun jakını aradı arabada, gözümden düştü.

Bugünün güzel yanı, İstanbul-Helsinki uçağı Litvanya, Letonya ve Estonya üzerinden geçti. Kanat önü olsa da Kaunas, Riga ve Tallin körfezi manzarası oldu kısa sürelerle; Riga görmedim demem artık :) Saat 21: ve hala güneş var, bir duş alıp çıkmalı.

Resim: İki saat boyunca manzaramız, rötarlı uçağımız.

2006-06-15

yetiştirmek ya da yetiştirememek...


Hiçbirşey yetişmedi. Bavulum saat 23:00 itibariyle hala açık ve toplanmayı bekliyor. Ev dağınık, bulaşıkları gitmeden yıkamam gerekiyor. İşyerinde bazı işler tamamlanmamış kaldı, iş arkadaşlarımın affına sığınıp gidiyorum. İstediğim vizelerin hepsini alamadım, bir bilet yandı ve alternatif bir seyahat planı yapmak gerekiyor. Daraldım.

Saat 10:50'de Schengen vizem elimdeydi. Saat 11:15 gibi Estonya büyükelçiliği'ni bulabildim. Tabi bir saatte dönüş bileti alıp, seyahat planı hazırlayıp vize harcını bankaya yatıramayacağım için vizeye başvuramadım. Seyahat planı demişken, eski SSCB'nin bir parçası olan Estonya'nın pek sevimli büyükelçiliği "4'ünde Tallinn'de olacağım, 5'inde de orada olacağım ... ama 7'sinde gideceğim"i bir seyahat planı olarak algılamıyor. Detaylısından nereye gideceğinizi bildirmeniz gerekli, ya da lisanslı bir seyahat acentasının bu işi sizin için yapmasını sağlamalısınız. Uzun lafın kısası -en azından bizim ülke vatandaşı için- Lonely Planet modeli gezi çok kolay birşey değil. Kendinizi uluslararası turizm kapitalizminin eline teslim etmeniz bekleniyor.

Çiçekler, halam bir hafta sonra gelene kadar idare eder umarım, bir serum damlalığı ve kağıt havlu düşündüğümden kötü bir yöntem. Posta kutusu anahtarı bırakıldı, kendimin ve Serdar'ın apartman aidatları verildi, telefon uluslararası kullanıma açtırıldı (inşallah) ve kredi kartlarının chipleri aktive edildi. Ev savaş alanı gibi. Üç hafta da öyle kalacak.

Saat 23:10 olmuş, inşallah yarın saat 5:30'a uyanıp son kalan kahve fincanından bir kahve içebilirim.

2006-06-14

başlangıç-1: bu nedir bu?

Blog ortamını sevmediğimi her bir yerde söyledikten sonra blog yazıyor olmak komik tabi. Ancak, herkesin bir terim uydurup sattığı günümüzde ben de bir tane uyduruyorum, evi cepten arayıp dönüşte üzülmek yerine önümüzdeki günlerde gezeceğim yerler, sağlık durumum ve halet-i ruhiyem hakkında birşeyler yazacağım bu ortam için travelog kelimesini uyduruyorum-daha önce bu kelimeyi kullanmış biri varsa da affına sığınıyorum.

Bugünkü durum: Almanya-Polonya maçı var. Durum an itibariyle 0-0. Pasaportum Finlandiya büyükelçiliği'nde, üstünde amacıma uygun bir Schengen vizesi olduğu söylendi. Dört defa giderek bir vizeyi alabileceğim Allah'ın izniyle. Estonya ya da Letonya vizesi alamadım. Yarın bir gidip deneyeceğim, bir günde vize çıkıyor mu diye. Aksi takdirde 60 euroluk Stockholm-Tallinn biletim yanacak, alternatif aktivite planlanacak. Yaklaşık 500 euro'luk biletin yanmak üzre olduğu iki gün öncesine göre iyi bir durumdayım. Yarın planımın kesinleşmiş olması gerekiyor.

Çantalar alındı, bavula alınacaklar listesi hazırlandı. Evde kalacak çiçekler için otomatik sulama sistemi düşünüldü. Çok sevgili gardenyamı halama bıraktım, bol çiçekli begonyayı annemler son geldiklerinde götürmüşlerdi. Yarın harıl harıl çalışılarak işler düze çıkarılacak, işyerindeki yapılacaklar listesi temizlenecek. Önemli görülen parolalar ilgili insanlara bırakılacak, webmail aktifleştirilecek.

İzin dilekçesi de verdim, 10 Temmuz'a kadar işe gitmiyorum... yarını saymazsam :)